| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Rock Mekan - Radyo, Chat Hit Müzikler Albüm ve Haberler

Bu mekanda rock ağırlık olmak üzere bütün müzik severlere kapımız açık. Batı Müziği,Heavy Metal,Jazz,Electronic müzik severler içinde radyo yayinimiz mevcut


RockerJocuk ROCK MEKAN grubuna kayıt ol. Etkinlik ve haberlerimizden ilk sen haberdar ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

I Love Rock Resmi Html Kod Sitene Ekle ;)

Yazılar arşiv 05.2008 Other entries in 2008-05 resimler , videolar

Rock Grupları

Türkçe yerli rock grupları

En iyi rock barlar ve mekenalar adres ve telefonları.

 

Rock blog yapıpta mekan söylememek olmaz. Hürriyet gazetesinin yapmış olduğu bir araştırma sonucu size en baba 10 mekanı söylüyorum ben 5 ine gittim Valla bir kaçı istanbul dışında sırf listede var diye gidecem bakalım nasılmış.

Benim favorim Babylon tam benim tarz...Ne büyük ne ufak süpper bir yer. Kaliteli gurupları her yıl sağolsun getiriyolar yerli  yabancı. tavsiye ederim gidin bir ara.

Rock müziğin en iyi 10 mekanı


Rock müziğin en iyi 10 mekanı Başlığı en iyi 10 rock bar değil de, rock müziğin en iyi 10 mekanı olarak atmamızın bir sebebi var. Evet, eskiden rock müziğin en iyisi rock barlarda dinlenirdi. Rock bar müdavimliği sadakat gerektiren bir işti. Pek çok amatör grup, önce rock barlarda şöhret yapar, ardından albüm çıkarırdı.

Gerçi şimdi de böyle gruplar var. Ama artık pek çok farklı müzik türüne yer veren mekanlar açılmaya başladı ve bu mekanlarda da iyi rock müzik yapılıyor. Hatta dünya çapında isimler davet ediliyor, canlı performanslara ağırlık veriliyor. İşte bu yüzden alanlarında uzman jüri üyelerimize "Rock müziğin en iyi adresleri nereleridir" diye sorduk. İşte en iyi 10 listemiz.

EN İYİ 10

1. Balans - İSTANBUL

2. Mojo - İSTANBUL

3. Studio Live - İSTANBUL

4. Babylon - İSTANBUL

5. Yolcu - ANKARA

6. 222 Park - ESKİŞEHİR

7. If Performance Hall - ANKARA

8. Ooze - İZMİR

9. Beyoğlu Hayal Kahvesi - İSTANBUL

10. Dungeon - İZMİR

BALANS

Adını Teoman’la duyurdu

Canlı performans merkezi olarak tasarlanan Balans, Beyoğlu’nda 2005’te açıldı. Müzik kalitesini en iyi şekilde yansıtması için salonda altyapı ve akustiğe büyük önem verildi. 12 cm’lik izolasyon katmanıyla çevrili ana konser alanı bu özelliğiyle Türkiye’de bir ilk. Sahne çevresinde bulunan dört plazma ve iki projeksiyon TV, sahnedeki performansların en iyi şekilde izlenmesini sağlıyor. Müzikal konseptini elektronik, rock-pop ve alternatif türler olmak üzere üç başlıkta toplayan Balans, Teoman’ın canlı performanslarıyla adını duyurdu. Yarın akşam Teoman’a Aylin Aslım eşlik edecek. Konser 23.30’da başlıyor, bilet fiyatı 30 YTL. Tel: (212) 251 70 20

MOJO

Mick Jagger’ın mekanı

Beyoğlu Büyükparmakkapı Sokak’ta 1997’de açılan canlı müzik mekanı Mojo’da, yıllarca Blue Blues Band performans sergiledi. Iron Maiden, Mick Jagger ve Ben Harper’ın Türkiye’ye geldiğinde uğramadan geçmediği Mojo, İstanbul’da rock çevresinin yuvası kabul edilen mekanlardan biri. Ayakta 300 kişi kapasiteli. Haftanın yedi günü canlı müzik var. Pazartesileri ÜçNoktaBir (eski ismiyle Spitney Beers), salı ve pazar Fishmind, çarşamba ve cumartesi Circus, perşembe Karpuz ve Çakıl, cumaları Josephine isimli grupları izlemek mümkün. Müdavimlere MojoCard veriliyor. Giriş çarşambaları 15, cuma 20, cumartesi 25, diğer günler 10 YTL. Tel: (212) 243 29 27

STUDIO LIVE

Kiliseydi, kulüp oldu

Beyoğlu Sakızağacı’nda, Surp Asdvazazin Kilisesi’ne ait bir binada yer alıyor. 2004’te Studio Live’a dönüştürüldü. Geçen yaz ise tamamen yenilerek bugünkü görüntüsüne kavuştu. 700 metrekarelik alana sahip Studio Live, 800 kişi kapasiteli. Mekanda rock ağırlıklı olmak üzere yerli-yabancı ünlü gruplar ve genç müzisyenler performans sergiliyor. "Kurt Cobain Anma Günü", "80’ler" gibi temalı partiler de yapılıyor. Bu akşam 21.30’da Ogün Sanlısoy konseri var. Tel: (212) 244 77 12

BABYLON

Yabancı basının gözdesi

1999’da açılan konser merkezi Babylon’un, Beyoğlu gece hayatının Asmalımescit mahallesine kaymasında önemli bir rolü var. İki katlı mekan, İstanbul’un en beğenilen canlı müzik mekanı olarak sık sık yabancı basında kendine yer buluyor. Yalnızca rock değil, elektronik müzikten caza uzanan geniş bir yelpazede etkinlikler düzenliyor. Bugüne kadar Jon Spencer’s Blues Explosion, Elbow, Tortoise, Cat Power, Lambchop, The Whitest Boy Alive gibi rock grupları sahne aldı. Kapılarını etkinlik olan günlerde haftaiçi 21.00’de, haftasonu 22.00’de açıyor. Pazar ve pazartesileri kapalı. Tel: (212) 292 73 68

YOLCU

13 grup sahne alıyor

Yolcu, SSK iş merkezinin üçüncü katında yer alıyor. Ağırlıklı olarak rock, metal-hardrock, punk-hardcore tarzında müzikler yapılıyor. Her akşam farklı rock grupları canlı performans sergiliyor. Pazartesi Guru, salı Origam, çarşamba Hard Luck, perşembe Suicide ve Darkphase, cuma Lucky Strike, Echoes ve Inrock, cumartesi Gestapo, Tuşe ve Karakedi, pazar Djinn ve Stylo sahne alıyor. Barda canlı müzik programı haftasonu 19.00’da başlayıp, 04.00’e kadar sürüyor. Haftaiçi başlama saati ise 22.00. Perşembe, cuma ve cumartesi günleri giriş ücretli, 6 YTL. Bira 3-5 YTL arasında. Mekan oturarak 75, toplamda 250 kişi alıyor. Tel: (312) 433 71 31.

222 PARK

Kereste fabrikasından bozma

Eskişehir’de uzun yıllar 11 bin metre karelik alanda kereste fabrikası olarak kullanılan kompleks, 2002 yılında Gürdal Abacı tarafından büyük bir eğlence merkezine dönüştürüldü. Doors Park olarak faaliyete geçen, daha sonra adı 222 Park olarak değiştirilen mekan, kereste fabrikasının yapı dokusu bozulmadan restore edilmiş. 222 Live salonunda sıklıkla rock konserleri düzenleniyor. 7 metre tavan yüksekliği var. Kapasitesi oturma düzeninde 700 kişi. Haftada 5 gün canlı müzik yapılıyor. Bugüne kadar Duman, Manga, Pamela, Mor ve Ötesi, Teoman, Özlem Tekin, Hayko Cepkin, Demir Demirkan burada konser verdi. Tel: (222) 320 11 11

IF PERFORMANCE HALL

Ana grup gece yarısından sonra

If Performance Hall, beş yıldır Ankara’da hizmet veriyor. Salı günleri Gece ve Jinga, çarşambaları Radio ve Green, cumaları Bonustrack ve cumartesileri Inrock sahne alıyor. Perşembe ve pazar günleri ise değişken süpriz etkinlikler düzenleniyor. Perşembe, cuma ve cumartesileri If’e girmek için 10 YTL ödemek gerekiyor. Kadınlardan giriş ücreti alınmıyor. Bira 5 YTL. If’in bir barı ve sekiz kişilik sahnesi var. 250 metrekarelik bir alanda hizmet veriyor. 350 kişi kapasiteli. Mekan 22.00 sularında dolmaya başlıyor, 24.30’da ana gruplar sahne alıyor. Tel: (312) 418 95 06.

OOZE

İzmir’in rock mabedi

Yedi yılı geride bırakan Bornova’daki Ooze Bar, İzmirli gençlerin rock mabedi. Tekin İçen’in sahibi olduğu mekan, rock dünyasının birçok ünlü ismini ağırladı. Özlem Tekin, Teoman, Kurban, Aslı, Mor ve Ötesi, Kargo ve Duman bunlardan bazıları. Çarşamba geceleri Çalar Saat ve Anemi, cuma geceleri Çirkef ve Anemi, cumartesi geceleri de Çalar Saat ve Anemi’yi dinleyebilirsiniz. Ooze Bar’ın bünyesindeki Felix’te ise pazartesileri Çirkef, salıları Kanga, çarşambaları Çirkef, perşembeleri Man A Man, cumaları Alarm, cumartesi geceleri ise yine Man A Man sahne alıyor. (232) 388 39 13.

BEYOĞLU HAYAL KAHVESİ

15 yıllık rock mekanı

Listeye Beyoğlu şubesiyle giren Hayal Kahvesi’nin Çubuklu ve Caddebostan’da da şubeleri var. Büyükparmakkapı Sokak’ta bulunan ve 1992’den beri açık olan Hayal Kahvesi, İstanbul gece hayatının sembollerinden biri. Mekanda rock, soul, caz, blues ağırlıklı olmak üzere çeşitli türlerde performanslar izleyebilirsiniz. Her cumartesi 00.30’da Soul Stuff, her pazar 00.00’da Galactica grupları çıkıyor. Mekanda bu gece ise Nev konseri var. Bilet fiyatı bir yerli içki dahil 25 YTL. Tel: (212) 244 25 58

DUNGEON

Yerel grupların evi

Üniversite gençliğinin yoğun olduğu Bornova’daki diğer bir rock mekanı da Dungeon. Beş yıla yakın bir süreyi geride bırakan Dungeon, adından anlaşılacağı üzere zindana benzeyen dekorasyonuyla dikkat çekiyor. Çarşamba, cuma ve cumartesi geceleri yerel gruplarla canlı performanslar gerçekleştiren mekan, zaman zaman İstanbul’dan gelen yeni rock gruplarına da ev sahipliği yapıyor. Tel: (232) 343 75 03.

Türk ROCK Grupları!

100 Derece
110
6. Cadde
Acil Servis
Akbaba
Almora
Alt
Anima
Antisilence
Asım Can Gündüz
Aslı
Athena
Aylin Aslım
Baba Zula
Barış Manço
Beyaz Önlük
Bora Uslusoy
Bulutsuzluk Özlemi
Bülent Ortaçgil
Can Güney
Catafalque
Cem Karaca
Cem Köksal
Çilekeş
Deja-vu
Demir Demirkan
Demirhan Baylan
Dilemma
Diken
Direc-t
Doğan Canku
Dorian
Duman
Düş Sokağı Sakinleri
Edip Akbayram
Erkin Koray
Emre Aydın
Ersen
Ezginin Günlüğü
Fairuz Derinbulut
Feridun Düzağaç
Fikret Kızılok
Gece Yolcuları
Gripin
Grizu
Grup Merdiven
Hakan Kurşun
Haluk Levent
Haramiler
Hardal
Hasan Cihat Örter
Hayko Cepkin
Işığın Yansıması
İhtiyaç Molası
İlhan İrem
Kara Kedi
Kargo
Kazım Koyuncu
Kesmeşeker
Kramp
Kumdan Kaleler
Kurban
Manga
Mat
Mavi Işıklar
Mavi Sakal
Mazhar Fuat Özkan
Moğollar
Mor ve Ötesi
Murat Çelik
Murat Göğebakan
Murat Net
Murat Yılmazyıldırım
Nazan Öncel
Nev
Objektif
Ogün Sanlısoy
Özlem Tekin
Pamela Spence
Panik
Pentagram
Pi
Pilli Bebek
Pinhani
Radical Noise
Rashit
Redd
Reflex
Replikas
Sarp
Seksendört
Selda Bağcan
Serdar Öztop
Şebnem Ferah
Taylan Ayık
Teoman
Turgut Berkes
Umay Umay
Üç Hürel
Vedat Sakman
Vega
Volvox
Whisky
Yaşar Kurt
Yavuz Çetin
Yeni Türkü
Yırtık Uçurtma
Yüksek Sadakat
Zardanadam

Power Metal

Power Metal müziği Almanya ve İskandinavya öncülüğünde doğmuş ve yoluna devam etmiştir. Bilinen en eski power metal şarkısı Rainbow'un 1976 yılında çıkardığı "Stargazer" şarkısıdır...

Power metal tam manasi ile 1980'li yılların başında Alman grubu Helloween ile başladı. Iron Maiden ve Judas Priest'ten etkilenen grup özellikle "Keeper Of The Seven Keys" albümü ile zirveye ulaştı. Power Metal aslında 1970'li yılların Rock gruplarından kalma bir mirastır. Değişen müzikalite içinde 70'li yılların Rock gruplarının müziklerine biraz daha tempo ve melodi eklenmiştir. 70'li yılların gruplarının kullandıkları kişisel yaşam hikayeleri, tarihsel olaylar, sosyal yorumlar ve yaşamın gerçeklerini konu alan şarkı sözlerine ek olarak yeni gelişen power grupları şarkı sözlerinde kozmolojik ve metafiziksel konular eklenmiş. Ayrıca bilim kurgu, mitoloji ve fantezide şarkı sözlerinde yer almıştır. Özellikle Tolkien ekolünden gelen gruplar ön plana çıkmışlardır. (Blind Guardian, Iced Earth ve son zamanlarda Elvenking)

Power metalde vokaller genellikle normaldir. Yani bir death metal vokali gibi değildir. Bununla beraber iyi bir power metal vokalisti olmak için gerçekten güçlü bir sese ihtiyaç vardır. Vokal oyunları yapabilecek, sözlerdeki duyguyu vokali ile verebilecek iniş ve çıkışları yapabilecek, ses eğitimli kişiler tercih edilir. Genelde konservatvuar eğitimi almış kişiler ön plandadır. Power metal grupları klasik metal grupları düzenindedir, iki gitar, bir bas gitar, bateri ve vokalden oluşur. Bazı gruplar klavye de kullanmıştır. İtalyan Rhapsody gibi gruplar ise senfonik enstrümanlar (keman, yan flüt, pan flüt, viola vb..) kullanarak müziklerini zenginleştirmiştir.

Power Metal, Heavy metalden müzik ritmi (buradaki anlatım 4/4 ve 3/4 lük müzik altyapıdır, metronom kullanılarak yapılan, üzerinde ciddi çalışma ve emek harcanan müzik altyapısı) ve tempoyu almıştır. Şarkılarda inişler ve çıkışlara çokça rastlanır. Bir power şarkısını dinlerken sözlerini anlamasanızda vokalistin ses tonundan şarkıdaki mutluluğu yada üzüntüyü, melankoliyi hemen yakalayabilirsiniz. Vokal genelde gruptaki diğer elemanların arka alan vokalleri ile beslenir, bir koro havası yaratılır.

Gitar riffleri daha komplike, üzerinde çalışılmış yüksek gitar tekniğine dayanan rifflerdir. Zaman zaman akustik gitar kullanılarak daha melodik bir hava yaratılır. Bas gitar ve bateri genelde ritm enstrümanları olarak kalır ve ön plana çıkmazlar.

Thrash metalin içindeki o sertliğe karşın, power metaldaki melodi; dinleyicileri iki ayrı kitleye bölmüştür. Fakat Iron Maiden ve Judas Priest'in öncülüğünü yaptığı power metalde daha sonra Amerikan kaynaklı gruplar devreye girmiştir. Attacker, Jag Panzer, Iced Earth, Liege Lord, Savatage ve Queensryche. Buna karşı olarak Avrupa'dan Helloween, Gamma Ray, Blind Guardian, Running Wild ve Grave Digger ön plana çıkmışlardır. Burada özellikle iki gruba özel paragraf açmak gerekir Blind Guardian ve Iced Earth; tartışmasız power metal müziğin en iyi ve en ünlü gruplarıdır.

Blind Guardian :1988 yılında müziğe başlayan Almanya'lı bir gruptur ve çok ciddi bir Tolkien hayranıdır. Hatta "Yüzüklerin Efendisi" serisi çekildiği zaman çok tartışılmıştı, filmin müziklerinin Blind Guardian tarafından yapılması yönünde. Grubun vokalisti Hansi "Hiçbir ücret almadan filmin müziklerini yapmak isteriz" demişlerdi ama Peter Jackson (Yönetmen) olaya biraz ticari baktığı için Enya gibi şarkıcıları seçti. Hayranlar açısından bu büyük bir hata idi ve büyük hayalkırıklığı yarattı. Grup 1998 de çıkardığı Nightfall in Middle-Earth albümünde tamamı ile Yüzüklerin Efendisini konu almış ve bütün şarkılar bu seri üzerine yazılmıştı. FRP ve Tolkien hayranları; müzik zevkiniz ne olursa olsun, eğer bu albümü dinlemediyseniz çok şey kaçırmışsınız demektir. Acil olarak albümü alın ve sözleri ile beraber albümü hazmedin.(Her ne kadar FRP ve Power Metal iç içe geçmiş iki kültür gibiysede, birbirinden haberi olmayan fanlar hala mevcut.)

Iced Earth : 1991 yılında Iced Earth albümü ile müzik piyasasına dalan grup, gerek müzik teknikleri gerekse şarkı kaliteleri ile hemen diğer gruplardan sıyrılmış ve kendilerini göstermiştir . Efsanevi Melancholy şarkısını dinlememiş metal dinleyicisi hemen hemen yoktur denilebilir. Son çıkardıkları 2004 Glorious Burden albümünde Amerikan İç savaş tarihine değinen grup, Power Metal tarihinin en iyi iki grubundan birisi olmayı haketmiştir.

Son senelerde değişik ülkelerden gruplar piyasaya çıkmış ve gerçekten son derece kaliteli albümler yapmıştır.Bunların en önemlileri Finlandiya'dan Sonata Arctica, Brezilya'dan Angra, italya'dan Rhapsody ve Elvenking gruplarıdır.

Heavy MetaL

Agresif yapısı, akıcı ritmleri, yüksek frekanslı gitarları, bambaşka vokalleri ve karanlık temalı yapısıyla rock müziğinin bir formu olarak karşımıza çıktı Heavy Metal. Aslında biraz daha derin bakacak olursak heavy metal; blues rock ve pop müziğin evrim geçirip değişmesiyle ortaya çıktı. 1967 ve 1974’;teki ilk dalgalanma tamamen pop ve blues ürünüydü. 1991 senesinden sonra Heavy Metal; Hard Rock türlerine ve Grunge’;a dönüşmeye başladı....

İlk Örnekler Ve Etkileri

İngiliz grupları arasında hayli popüler olan ve bir çoğuna ilham kaynağı haline gelen Amerikan Blues müziği, Rolling Stones ve The Yardbirds gibi rock grupları tarafından temposu artırılmış, akustik yerine elektro gitar kullanılmış halleriyle tekrardan derleniyordu. (Bu etkilenme sadece blues'dan değildi tabi, rock ‘;n' roll’;un da -özellikle Elvis Presley-etkisi büyük oldu) Blues müziğin bu şekilde güçlenmesi entelektüel ve sanatsal çevreler arasında merak uyandırdı. Müzisyenler, tecrübelerini, düşüncelerini, hislerini insanlara amfilerle güçlendirilmiş bu gitarlarla daha yüksek, daha şiddetli aktarma yolunu seçtiler. Bateristler tarzlarını, elektro gitarların yüksekliğine ulaşabilmek için blues-rock tarzının basit ve tek düze davulundan, daha güçlü, daha şiddetli, daha kompleks bir hale getirirken, amfilere güvenen vokalistler ise tekniklerini değiştirerek hatta geliştirerek, daha şekilli, yer yer daha dramatik bir hale büründüler..

Amfilerin sayısız avantajları ve yeni kayıt teknolojilerinin gelişmesiyle, heavy metal gücünü iyice hissettirmeye başladı. Genel kanı olarak heavy metal; Led Zeppelin ve Black Sabbath ile , 1960’;larda İngiltere’;nin Birmingham bölgesinde, geleneksel blues standartlarının dışında hatta ötesinde bir müzikle ortaya çıktı. Her iki grupta, blues-rock’;ta kullanılan gitarın sesini yükselten ve Amerikan müziği ile Avrupalı beyaz rockerlar arasında köprü kuran Jimi Hendrix gibi isimlerin de olduğu Amerikan "psychedelic rock" müzisyenlerine büyük ilham kaynağı oldu. Bazı gruplar ise başka türlü etkilendiler bu gruplardan. Mesela Vanilla Fudge psychedelic pop tınılarını, heavy metal’;in ortaya çıkmasında büyük katkıları olan İngiliz, The Who ve The Kinks gibi biraz daha aşağı çekti. Öteki anahtar grup ise, heavy metalde üç kişilik grupların mevcudiyet örneği olan Cream’;di. Bazıları için ise The Beatles, kullandığı distortion ve yoğun aranjmanlarıyla metalin ortaya çıkmasında katkısı bulunan anahtar gruplardandı. Belki de ilk heavy metal şarkısı olarak The Kinks’;in 1965 yılında yaptığı You Really Got Me yi gösterebiliriz. Fakat metal otoriteleri bu konuda bir anlaşmaya varabilmiş değiller. Bazıları Blue Cheers’;ın 1968'lerin sonuna doğru yaptığı Summertime Blues derlemesini ilk heavy-metal şarkısı olarak gösterirken, bir grup Beatles’;ın Helter Skelterini bir grup da The Jeff Beck Group’;un Truth albümünü, bir kısım da Led Zeppelin’;in Led Zeppelin albümünü ilk metal şarkıları olarak göstermekte-ki Led Zeppelin’;in çıkışıyla bütün dünya heavy metalin doğuşunu kabul etmekte.


Heavy Metalin Kökleri
Heavy Metal teriminin nereden çıktığı tam olarak bilinmemekte. Bir inanca göre bu terim, William S. Burroughs’;ın 1962’;de yazdığı The Soft Machine adlı romanın karakteri Uranüslü Willy, the Heavy Metal Kid’;den ortaya çıktı. 1964’;te yazdığı ikinci roman Nova Express’;te ise yarattığı heavy metal temasını geliştirerek uyuşturucu bağımlılarına bir metafor haline getirdi. Romanların anlattığı diğer konu ise gittikçe mekanikleşen dünya ve programlanmış hayatları sonucu makineleşen insandı.

Hastalıkları, uyuşturucuları ve parazit hayatları - Uranüsün Heavy Metal İnsanlarının dört bir yanı buharlaşmış mavi banknotların yarattığı sis ile kaplıdır- ve metal müzikleriyle Minraud’;un böcek insanları Burroughs, William S. (1964) Nova Express. New York: Grove Yayınları. Sayfa, 112. Blue Öyster Cult’;un prodüktörü, menajeri ve şarkı sözü yazarı olan Sandy Pearlman, 1970’;te heavy metal terimini rock müziğinin içine sokan ilk kişi olarak tarihe geçti...

1960’;ların sonuna doğru Led Zeppelin, Black Sabbath, The Move gibi grupları çıkaran Birmingham endüstrinin kalbi halindeydi ve bazıları heavy metal teriminin buradan çıktığını iddia ediyordu. The Move da, biyografilerinde bu iddiayı destekliyordu.

Bir başka iddia da -ki muhtemel- bu terimin 1967 yılında Jimi Hendrix’;in yaptığı müziği tanımlamak amacıyla gökten düşen heavy metal gibi sözüyle ortaya çıktığıdır. İddialar bitiyor mu? Hayır! Başka bir iddia ise bu sözün Steppenwolf’;un 1968’;de çıkardığı Born to be wild şarkısında geçen heavy metal thunder cümlesinde geçtiğidir:

"I like smoke and lightning Heavy metal thunder Racin' with the wind And the feelin' that I'm under"

Heavy kelimesi (ciddi ve derin anlamında kullanılmakta) daha önce Iron Butterfly’;ın 1968’;de çıkardığı Heavy adlı ilk albümü ile hippi ve şehir argosuna girdi.. Gerçek şu ki daha sonra Led Zeppelin’;in heavy metal ismiyle bütünleşmesi sonucu, terim şu an kullanılan anlamını kazandı.

Kökeni yüzünden ilk başta sadece belli bir kesimin kabullendiği heavy metal terimi daha sonra hayranları tarafından da kabul gördü. Deep Purple gibi kökeni progresif rock olan gruplar ise kendilerini daha sert ve daha iyi ifade edeceklerine inandıkları heavy metal havuzunun içine attılar.

1970’;lerin heavy metal tarihi, müzik tarihçileri tarafından sık sık görüşülüp tartışılmıştır. Bazıları, hair metal'in pop kitlesini kendisine çektiği 1980’;lerde büyük başarı yakalayan Blue Öyster Cult gibi grupları örnek gösterip bu döneme maddi çıkar devri dese de çoğu tarihçi bu grupları önemsemeyip Eddie Van Halen ve Randy Rhoads gibi klasikler üzerine yoğunlaşır. 70 sonlarının genç kuşağa hitap eden (ve en büyük örneği Sex Pistols olan) punk rock'ı da kimileri için çok önemlidir. 1980’;lerde Iron Maiden ve Judas Priest gibi İngiliz gruplarla beraber doğan Yeni Dalga İngiliz Heavy Metal’;i de(N.W.O.B.H.M) heavy metal tarihi için çok parlak bir dönemdir. Aynı senelerde heavy metal, hardcore, punk, ve alternative rock'ı da etkilemiş, ortaya death metal gibi yeni alt türler çıkmaya başlamıştır.

Jimi Hendrix’;in önceki senelerde öncülüğünü yaptığı gitar ustalığı bayrağını 70 sonlarında Eddie Van Halen aldı. Van Halen’;ın 1978 yılında çıkardığı solo albüm Eruption çoğu tarihçi tarafından bir dönem noktası olarak nitelendirildi. Ritchie Blackmore (Deep Purple), (Ozzy Osbourne ile birlikte) Randy Rhoads ve Yngwie Malmsteen ise gitara daha da yoğunlaştı, böylece klasik gitarlar da artık heavy metal konserlerinde kullanılmaya başlandı. Heavy metalde yaşanan bu patlamayı sonradan Ronnie James Dio, Judas Priest ve belki de saf heavy metal yapan son grup olan Iron Maiden sürdürdü. Özellikle Iron Maiden’;dan sonra metal, saldırganlığın limitini aştı ve müzikal anlamda çok büyük sıçrama yaptı.

Metal müzik Avrupa ve Amerika'da farklı kulvarlarda ilerliyordu. Iron Maiden ve çağdaşları Avrupa metalini ilerletirken Amerika'da, özellikle Los Angeles'ta Mötley Crüe ile başlayan bir hair metal furyası vardı. 80’;ler boyunca hair metal Amerika’;yı ve pek çok ülkeyi etkisi altına aldı. Def Leppard, Ratt, Poison ve Guns n'Roses gibi devler de buna yardım etti. Hair metalin yaptığı müzik belirli bir görüşü savunsa da bu tür çoğu zaman doğal ve akışında ilerleyen has bir metal türü olarak görülmedi. 90’;lara gelindiğinde ise punk rock’;dan etkilenmiş bir alternatif rock müziği ortaya çıktı: grunge. Özellikle Seattle dünyaya pek çok grunge grup kazandırdı. Nirvana, Pearl Jam ve Soundgarden grunge müziğin en büyük isimleri oldu.

Klasik rock parçalarının coverları da çoğu metal grubunun repertuarında yer edindi. Örnek vermek gerekirse heavy metal öncesinin efsanesi The Beatles grubunun Helter Skelter şarkısı. Dönem gereği metal ruhunu verebilen ama müziğini veremeyen bu şarkının Mötley Crüeversiyonu bu coverlar içinde en önemli ve en faydalılarından biri olmuştur.

Hatırlanması gereken bir diğer nokta da heavy metalin, Afrika-Amerika’;dan gelen ve siyahların elinde olan blues-rock’;ın tam zıttı yani "beyaz olduğu yanılgısıdır. Bu yanılgının oluşmasının sebebi dinleyici kitlesinin ve metal müzisyenlerinin çoğunun beyaz olmasıdır. Ama unutmamak gerekir ki bu iddiayı kıran gruplar da metal tarihi içinde var olmuştur. Hem müzisyenleri hem de dinleyicileri karma olan bu gruplardan Thin Lizzy’;s Phil Lynnott ve Living Colour sadece ikisidir..


Heavy Metalde Enstrümantal
Metal müzikte kullanılan enstrümanlar genelde şu şekildedir: bir bateri, bir bas gitar, bir ritim gitar, bir lead (lider, öncü) gitar, bir vokal ve bazen bir klavye. Tüm bunların içinde heavy metalde en önemlisi tabiki gitar[b]'dır. Gitarların amplifikasyonu ve elektronik geçişler sesi kalınlaştırmak için kullanılır. Heavy metal vokalistlerinin de çeşitli üslupları ve tarzları vardır. Boğazı yormayan temiz vokallerden, hırıltılı çıkan derin vokallere, çığlığı andıran yüksek ve tiz tonlardan böğürtülü brutal vokale. Örneğin [b]black ve death metal bozuk ve gırtlaktan gelen bir vokale eğilimlidir. Hatta bazen vokalistin ne söylediğini anlamak bile güç olabilir. Çoğu zaman vokal o kadar ham ve işlenmemiş durur ki (Cannibal Corpse gibi) tekrar etmesi ya da eşlik etmesi çok güç olabilir. Ama tüm bunların aksine gayet anlaşılır ve düz vokaller de seçilebilir.

Karmaşık sololar ve riffler heavy metal için çok önemli öğelerdir. Heavy metalde gitarın ve baterinin bir standardı varmış gibi gözükse de müzik her zaman sınırsızdır ve her şeye açıktır. Finlandiyalı Apocalyptica buna güzel bir örnektir. Adeta kendi heavy metal türlerini yaratan grup kategorize edilmesi zor bir şekilde metalin karanlık tarafını müziğiyle işler. Kendi stillerini yaratmak için soundlarına bozuk ritimlerden koro vokallere kadar pek çok alkışı hakeden orijinal öğeler katmışlardır.

The Who ile birlikte ilk dönem heavy metal örneklerinden olan Amerikalı grup Grand Funk Railroad, sahne şovlarında ses seviyesine önem veren belki de ilk gruplardandır. Sesin derecesi, heavy metalde neredeyse müzik kalitesi kadar çok önemli bir faktördür. Heavy metali sırf yüksek sesi yüzünden dinleyip tatmin olan kitlenin sayısı azımsanmayacak kadar az olmamıştır. Özellikle Motörhead ve Manowar yüksek ses bakımından heavy metalde önemli gruplardır. Hele hele Manowar, tarihi boyunca hep en yükses sese sahip grup olarak övünmüş, hatta bu konuda rekorlar dahi denemiş ve kırmıştır. (1984 yılında yaptıkları şarkı All Men Play On Ten bunu anlatır.)

Heavy Metalin Teması
Bir sanat türü olarak Heavy Metal, müzikten çok daha fazlasıdır; dinlenebilir olması kadar görseldir de. Albüm kapakları ve sahne şovları müziğin kendisi kadar önemlidir. Bu yüzden Heavy Metal tarihi boyunca çoğu sanatçı işbirliği içine girmiş, dinleyicilere geniş bir perspektif sunmuştur. Bu bakımdan Heavy Metal, tek bir metodla icra edilen diğer tüm sanat biçimlerinden bile ayrılabilir. Çünkü resim görsel olarak, semfoni işitsel olarak icra edilirken bir Heavy Metal grubunun imaj’;ı ve ortak tema’;sı albüm kapağından sahne tasarımına, şarkı sözünün tonundan müziğin sesine kadar pek çok öğeyi birleştirir.

Rock tarihçileri Batı pop müziğinin, Heavy Metal’;i gerçekten uzaklaşan, fantastik lirikler yazma konusunda etkilediğini düşünür. Afrika-Amerika Blues müziği ise Heavy Metal'e kaybetme, depresyon, yalnızlık gibi saf gerçekliği katmıştır.

Eğer Heavy Metal, işitsel / tematik öğelerini blues müziğinden almışsa, görsel özelliklerini de pop müzikten almıştır. Karanlık, şeytan, güç ve kıyamet temaları, hayatın problemlerinin gerçekliğini dile getiren fantastik dil özellikleridir. Bunların yanında, 1960’;ların hippi kültüründen gelen barış ve sevgi nin reaksiyonu olarak Heavy Metal bir karşı-kültür olarak gelişmiş, karanlığın yerine ışık, pop müziğin mutlu sonu yerine de saf gerçeklik gelmiştir. Dinleyiciler her ne kadar Heavy Metal’;in mesajının karanlık olmadığını iddia etse de eleştirmenler gerçekliğin negatif yönlerini yücelttiği için Heavy Metal’;i suçlamıştır.

Heavy Metal’;in temaları 50, 60 ve 70'erin neşeli pop kültüründen daha ağır ve ciddidir; savaşa, nükleer yıkıma, çevresel sorunlara, siyasi ve dini propagandaya odaklıdır.

Black Sabbath’;ın War Pigs’;inin ve Ozzy Osbourne’;ün Killer of Giants’;ının dönemin sorunlarının tartışılmasında büyük katkıları olmuştur. Gerçeğin yorumlanması Heavy Metal'de bazen çok basit olabilir; çünkü onun fantastik ve şiirsel dili karanlıkla aydınlığı, umutla düş kırıklığını, iyiyle kötüyü, grinin gölgesinde hiç kalmadan ayırabilir.

Bazıları Heavy Metal’;le aşk şarkılarını ayrı yerlere koysa da çoğu hair metal şarkısı aşk konusuna odaklıdır. Biraz açmak gerekirse; 80’;lerin hair metal’;i, 70’;lerin parlak rock hareketinin son dönemi, bitiş devridir. İkisinin arasındaki (makyaj ve sıradışı kostümler gibi) görsel benzerlikler bu tartışmayı daha da zora sokar. Rock, şiirsel olarak cinsel belirsizlik, özgür ifade ve bireyselliğe dayanırken hair metal, kesin ve emin bir şekilde daha maço ve heteroseksüeldi. Tabi diğer bir fark ta hair metal'in siyasi ve toplumsal sorunlara da diyecek bir lafı olmasıydı. Sonuç olarak, saf Heavy Metal kendisini pop kültürün asla merkezine değil, kıyısına köşesine koymuştur. Bu konumun yer yer merkeze doğru kayması ise sadece sanatçılık şerefini ve mesaj verme fırsatını bir kenara atıp ticari yaklaşımlarda bulunmakla olabilir.


Klasiklerin Etkisi
Heavy Metal’;in klasik müziği benimsemesi Mozart ve Franz Liszt’;den ziyade Bach ve Paganini’;nin bıraktığı etkiye dayanır. Deep Purple ve Rainbow’;un gitaristi Ritchie Blackmore 70’;lerin başından beri klasik müziğin miras bıraktığı müzikal figürasyonlarla ilgileniyordu, Van Halen’;in 78 yılında çıkardığı ilk albümü Eruption ise metalde klasik metal virtüözlüğü için çok önemli bir gelişmeydi. Aslında metal müziğin 80’;li yıllarında görülen klasik müzik etkisi 18. yüzyılın ilk dönemlerinden gelir. Batı sanat müziğinin Barok dönemi de gotik öğeler olarak metale geçmiştir. Örneğin Ozzy Osbourne’;un Mr Crowley (1981) albümünde Barok sanatından esinlenen gitar soloları ve Ozzy’;nin efsane okultist Aleister Crowley’;e yazdığı lirikler bulunuyordu. Yine de klasik sanat müziğinin tekniğini ve üslubunu kullanan metal müzisyenlerinin, klasik müzik yapmak ya da bir klasik müzisyen olmak gibi niyetleri yoktu.

Encarta Ansiklopedisi'nin iddiasına göre bir metni müzikle birleştirirken, Bach , metinin sözel gücüne eşdeğer bir müzik yazardı. Heavy Metal de kıyamet, karanlığın gücü gibi temaları işleyen metinleri müziğe çevirirken müzikle metinleri eşdeğer tutmaya çalışır. Bunun en güzel örneği Iron Maiden’;ın Powerslave isimli konsept albümüydü. Kapağında dramatik bir Mısır piramiti manzarası olan bu albümün parçalarının genel konusu ölüm ve yaşamdı ve müzik te bu konuyu destekliyordu. Bu albümün parçalarından birinin adı da İngiliz romantik akımının önemli temsilcisi Samuel Taylor Coleridge’;in klasiği The Rime of the Ancient Mariner (Yaşlı Denizcinin Şiiri) idi.


Önemli Sanatçılar
60’;ların ilk müjdecilerinden, 80 sonralarının alt türlerini yaratanlara kadar Heavy Metal tarihi tartışılırken, üç ana aşamada bazı kilit, çok önemli sanatçıların adı listelenebilir. Bu sanatçıların tümünün İngiliz olması ise tesadüf değildir. The Beatles, The Who, The Rolling Stones gibi 60’;ların efsane rock grupları. Led Zeppelin, Black Sabbath, Deep Purple gibi 70 ortalarının metale geçiş grupları. Iron Maiden, Judas Priest gibi 70 sonları ve 80 başlarının Yeni Dalga İngiliz Heavy Metal akımı öncüleri.(N.W.B.H.M) Kendilerini Heavy Metal grubu olarak tanıtanlar tabiki son aşamada yer alan gruplardır. 1980'lerin ortalarında Heavy Metal öylesine bir patlama yapmıştır ki dinleyici kitleleri, müzik şirketleri ve fanzinler yeni alt türlere isim koymaya başlamıştır. O dönemlerde bu alt türler henüz belirsiz olduğu ve sınırları belirlenemediği için bir sanatçıyı bir alt türe koymak zor olmuştur. Ama bu alt türler içinde en önemlileri başını Metallica ve Slayer gibi Amerikalı grupların çektiği thrash metal ve Ratt, Guns N’; Roses gibi yine Amerikalı grupların öncülüğünü yaptığı hair metal olmuştur. Bu dönemin diğer bir önemli grubu da tabiki Megadeth’;dir. Thrash metal riffleriyle Judas Priest’;in speed metal sololarını birleştiren Megadeth dönemine şüphesiz ki damgasını vurmuştur. Heavy rock müziğin sonradan oluşan diğer bir türü de, en bilinen grubu Seattle’;lı Nirvana olan 1990’;ların grunge müziği olmuştur. Heavy Metalin etkisi görülse de bu müzik, Heavy Metalin bir alt türü olarak sayılmaz. Gitar soloların olmayışı belki de grunge grupların Heavy Metal adı altında anılmamasının en önemli nedenidir.

Kültürel Etki
Heavy Metal’;in yarattığı etki, insanların günlük hayatında da gücünü göstermiştir. Heavy Metal’;in teşvik ettiği hedonist (hazcı) insan doğası ve anti-dindar görüşleri toplumlar arasında öylesine etkili bir alt kültür oluşturmuştur ki, özellikle müslüman ülkelerde siyah t-shirt giymek bir tutuklanma sebebi haline gelebilmiştir. Batı ülkelerinde de durum farklı değildir. Heavy Metal dinleyicileri Batı'da da düşük zeka seviyeli kara cahiller tarafından sürekli taciz edilmiş, dinledikleri müziğin hem şiirsel hem müzikal anlamda sanatın ta kendisi olduğu bazen unutulmuştur. Heavy Metal'in imajı televizyon dizileri ve Beavis and Butthead, Airhead gibi filmler sayesinde popüler kültürde yükselmiş, kitleler tarafından benimsenmiştir. Bunların yanında çoğu metal grubu da günlük hayatın içine kadar girebilen işaretler, simgeler yaratmış. Ronnie James Dio tarafından meşhur olan kötülüğün gözü (ticari amaçla olsa da) çoğu Heavy Metal seveninin simgesi haline gelmiştir.

Heavy Metal, kostüm ve dış görünüm olarak ta çok belirli bir çizgi çizer. Uzun saç, deri ceket, metal takılar, dövme, küpe ve siyah renk bunlardan bir kaçıdır. Belki de diğer hiç bir müzik türünün böylesine karikatürize, net bir dış görünüm tarzı yoktur.

Alt Türler Ve Diğer Türlerle Bağlantılar
Heavy Metal kategorize etmesi güç bir şey kanıtlamıştır. Bazı metal fanları ve müziyenleri, oluşan bu türü ve alt türlerini değişmez sabit bir konsepte oturtmaya çalışsalar da diğerleri bu kısıtlamaya karşı çıkıp böyle bir sınıflandırmayı gereksiz buldular.

Heavy Metal, black metal, death metal, thrash metal ve diğerleriyle birlikte oluşan metal ailesi'nin dedesidir, en büyüğüdür. Çoğu metal türü kesin bir şekilde blues ve rocktan ayrılır, ama bazı alt türler Batı klasik müziğinin etkilerini de içerir. Bu sebepten dolayı, klasik heavy metal ve avant-garde black metal aynı aileye sahip olsa bile, ikisinin arasında önemli farklar bulunur. Saf Heavy Metal yapı ve ölçü itibariyle aslen blues kökenlidir. Black metal ve benzerleri ise her ne kadar ilk bakışta bozuk ve hızlı tekrar eden gitar sesleri gibi görünse de, klasik müzikten ilerlemiştir.

1970’;lerin ortalarında kısa bir döneme sahip olan glitter rock için, Heavy Metal'in gerçek-fantazi karışımı temasının fantazi tarafı aşırı olanı denebilir. Iggy Pop, David Bowie, Alice Cooper ve Kiss bu alt türün en öncü ve önemli örnekleridir. En büyük öncüleri The Ramones, The Velvet Underground, The Stooges ve Sex Pistols olan punk rock da tıpkı heavy metal gibi öfkeli gençliğin sesi olarak doğmuş ama punk 1970’;lerin Heavy Metal’;inden çok farklı bir yöne gitmiştir. Heavy Metal’;in ayrıca, tıpkı punk ve rock gibi aynı ruha sahip grunge’;a da önemli etkisi olmuş, grunge’;ın ilerlemesinde ve gelişmesinde de kayda değer bir rolü bulunmuştur.

80’;lerin başlarında Iron Maiden ve Motörhead gruplarının başı çektiği Yeni Dalga İngiliz Heavy Metali de, metal müziğini (özellikle Avrupa’;da) oldukça popüler yapmıştır. Bu periyod ayrıca orjinal Heavy Metal türünün zirvede olduğu dönem olarak ta bilinir...


Son olarak ;
Tüm bunların haricinde, Heavy Metal’;den doğan pek çok başka alt tür, ve bu alt türlerden de doğan pek çok yeni alt tür vardır. Metal müziğin dedesi olan Heavy Metal ve onun oğulları, üreye üreye şu andaki köklü, asil ve kalabalık metal ailesini daha anlamlı bir ifadeyle "Metal Kültürünü" yaratmışlardır ve Metal sanatını dünyaya bahşetmişlerdir. Yazıda adı geçen, geçmeyen, metal müziğe bir notayla dahi katkısı olmuş herkese bu yüzden ve hayatlarımızı daha anlamlı kıldıkları için sonsuz teşekkürler.

Doom Metal

“;Doom Metal...Kötü kader, yazgı”; anlamına gelen iç karartan metal. Acelesi olmayan, uyuşmuş, durgun, sıkkın metal. Thrash Metal “;hız”;a odaklanırken, Doom Metal için tek bir kelime söylenebilir: “;yavaşlık”;. Oldukça ağır gitar riffleri ve melodik vokal bu metal türünü etkileyen öğelerdir. Black Sabbath, yeryüzünün en ve ilk baba metal grubu, ilk dönemlerinde ağır ve yavaş rifflere odaklanmıştır. O yüzden Black Sabbath, ilk Doom Metal grubu olarak gösterilebilir. Doom Metal’;in önemli bir alt kolu olan “;DoomDeath”; ise Doom’;un yavaşlığını Death Metal vokaliyle birleştirir. Bu türün mucitleri ve krallarıysa (Doom’;un üç babası olarak bilinen) üç İngiliz Doom grubudur: Paradise Lost, My Dying Bride ve Anathema. Sırf bu üç gruba bakarak bile Doom’;un metal müzikte nasıl bir yere sahip olduğunu görmek hayli mümkündür.

Black Sabbath’;ın ilk günlerinden günümüzün modern Doom’; metaline...

70’;lerin ilk Doom grupları
Çoğu insan, Black Sabbath'’;ın tüm Heavy Metal ve alt gruplarını en çok etkileyen grup olduğuna katılır. Doom Metal grupları da bunun içindedir. İlk albümleri “;Black Sabbath”;, “;Paranoid”;, “;Master of Reality”;, “;Vol.4”;, “;Sabbath Bloody Sabbath”; ve “;Sabotage”; şüphesiz ki birer başyapıttır. Ve bu albümler olmasa da belki şu anda Doom Metal de (hatta genel anlamıyla metal) olmayabilirdi.

Black Sabbath'’;ın çağdaşlarından çok ayrı bir müzik yaptığı ve metali bugünlere kadar getirdiği açık. Ama onlardan da önce, 60’;ların sonları ve 70’;lerin başlarında bazı Doom-Metal prototipleri bulmak ta mümkün. Bunlar tabiki gerçek anlamıyla Doom değildi, ama sonradan Doom Metal’;i şekillendirecek sayısız riffler barındırıyorlardı. Bu tip şarkılardan biri de Iron Butterfly’;ın “;Inna Gadda Da Vida”;sıydı.

Black Sabbath'’;la aynı dönemde bulunan gruplardan biri, Pentagram ilk Doom grupları arasında sayılır. Pentagram’;ın ikizi olarak gösterilen diğer bir grup Bodemon da “;erken Doom Metal”; için ilk ve en iyilerden biridir. Bu gruplar doğal olarak Black Sabbath’;ın bir hayli etkisindeydi ama onlar daha çok müziğin “;durağan ve kasvetli”; kısmına odaklanmışlardı. Böylelikle de dünyanın ilk Doom Metal kayıtlarını oluşturmuşlardı.

80’;ler...
1980’;ler gerçek anlamda ilk Doom Metal hareketlerini barındırır. Bu dönemler Def Leppard, Warrant ve Bon Jovi gibi grupların öne çıktığı ve “;Heavy Metal”; ustaları olduğu, bunların yanında Thrash, Speed ve Death Metal’;'in de metal camiasını kasıp kavurduğu yıllardır.

Bu dönemlerde basın, deri ceket giyen ve saçını uzatan herkese pis ve aşağılayıcı bir tavırla “;Heavy metalci”; damgasını yapıştırıveriyordu. Ama bu yıllarda “;Doom-Metal’;in kralını yapan”; ama basının tavrı yüzünden hep gölgede kalan pek çok ta kıyıda köşede kalmış grup vardı. 80’;ler ayrıca bir diğer yarı-hızlı metal türü olan N.W.B.H.M, açmak gerekirse “;Yeni Dalga İngiliz Heavy Metal”;in de son demlerini yaşadığı yıllardı. Kısacası Speed ve Thrash Metal’;in alıp başını yürüdüğü bu yıllarda, Doom Metal hep gölgede kaldı, dışlandı. Ama bu yıllar aynı zamanda Doom Metal’;in kendini gizli gizli de olsa çok iyi geliştirdiği yıllardı.

80’;lerin Doom’;u en çok geliştiren gruplarından birisi Trouble’;'dı. Aslen Chicago’;lu olan bu grup 1979’;da kurulmuş ama 1984’;de adını duyurmayı başarabilmişti. Trouble, Heavy metalin yavaş çekimine benzeyen ve Black Sabbath’;dan hayli öğe barındıran bir müziğe sahipti. Ama grup aşırı dinci (Hristiyan) olduğu ve bunu da sözlerine yansıttığı için sonraları White Metal (namı diğer: Christian Metal) olarak anılmaya başlandı.

Bir başka Doom grubu Saint Vitus ise belki de (Candlemass ile birlikte) Doom Metal’;e en büyük etkiyi bırakan gruptur. İlk çalışmaları Black Flag’;i (hardcore grubu) andırsa da, sonraları yarı-Doom bir müziğe sahip olmuşlardır. Grubun lideri Wino ise şu anda dahi Doom Metal’;in en efsane adamlarından biri olarak gösterilir. Hem ilk grubu The Obsessed, hem de sonraları Saint Vitus’;ta Doom Metal’;e katkısı çok büyük olmuştur.

1986 senesinde İsveç’;li grup Candlemass; “;Epicus Doomicus Metallicus”; albümünü çıkardı ve bu albüm erken dönem Doom Metal için bir başyapıt sayıldı. Bu albüm Black Sabbath’;ın (ve Ozzy’;nin) eski tarzına sahip olsa da modern etkilere de sahipti. Candlemass’;in en iyi yıllarıysa temiz, derin ve çok özel bir vokale sahip olan vokalist Messiah Marcolin’;li dönemi oldu. “;Doom Metal nedir?”; diye merak eden yeni heveslilerin As It Is, As It Was: The Best Of Candlemass”; (1994) albümünü dinlemeleri bu bakımdan hayli faydalı olacaktır..

80’;lerin sonlarına damgasını vuran bir diğer Doom grubuysa Cathedral'’;dir. Grubun lideri Lee Dorrian, 1989 yılında Napalm Death’;den ayrıldığında kimse ondan böylesi bir "u" dönüşü beklemiyordu. (Çünkü Napalm Death bir Grindcore grubudur, yani Doom’;a belki de en uzak metal türüdür.) Napalm Death’;in ultra hızlı müziğine zıt bir biçimde Cathedral’;in ilk albümü ultra yavaş oldu. Ama grup, seneler geçtikçe Doom Metal’;den yavaş yavaş sıyrılıp 70’;lerin rock müziğine heves sardı..

ve 90’;lar...
90’;ların başlarında Doom Metal bazı değişikliklere uğradı. Death Metal’;in meşaleyi ele almasıyla Doom Metal de rahat bir nefes aldı ve adeta tekrar dirildi. Böylece bu yıllarda pek çok Doom-Death yapan grup kuruldu. Ve yazının girişinde de belirtildiği gibi bu gruplar arasında aynı müzik şirketine (Peaceville) ve aynı ülkeye (İngiltere) sahip üç grup döneme damgasını vurdu. Şa anki Doom-Death türünü yarattı.

1990 senesinde ilk atağı Paradise Lost yaptı, kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini çıkardı. İlk albümlerinde Death Metal daha ağır bassa da ikinci albümleri “;Gothic”; (1991) ile neredeyse modern Doom’;u tek başlarına yeniden oluşturdular. Aynı sene My Dying Bride ise “;Symphonaire Infernus Et Spera Empyrium”; isimli ilk resmi albümünü çıkarmıştı. İkinci albümleri “;Turn Loose the Swans”; (1993) ile de Doom Metal’;in en iyileri ve özellikle 90 sonrası Doom Metal’;in geliştiriceleri arasına girmeyi başardılar. Albümleriyle tüm dünyaya Doom Metal’;i tekrar tanıttılar. Aynı misyona sahip bir diğer grupsa Liverpool’;lu Anathema’;ydı. (Sonraları gruptan ayrılıp “;The Blood Divine”;ı kuran) Darren White’;ın vokaliyle Anathema, sadece Doom değil, genel anlamda metal seven tüm 90 sonrası gençliğinin en sevdiği gruplardan biri oldu. Sıkılgan, kasvetli ve hüzün dolu müziğiyle döneme damgasını vurdu.

Ayrıca bu yıllarda Doom’;un bir diğer önemli temsilci de Earth grubuydu. (Yanlış anlaşılmasın, Black Sabbath değil) Sabbath’;dan en çok etkilenen gruplardan biri olan Earth, Doom’;un üzerinde öyle etkili oldu ki yaptıkları müziğe “;Drone-Doom”; adı verildi. Bu müzik, Doom’;un daha aşırısıydı.

90’;ların ortalarında metal müziğin “;deneysel”; bir çabaya girişimi Doom Metal’;i de etkiledi. The 3rd and the Mortal gibi gruplar Doom’;a daha atmosferik bir tarz kattılar ve tüm albümleri boyunca (belki de ilk kez) bir bayan vokal kullandılar. Bu deneysel girişimler şu anda var olan pek çok Doom Metal türünün ortaya çıkmasına sebep oldu; Esoteric, Evoken, Skepticism gruplarının yavaş ve “;duygusuz”; müziğinden, Theatre of Tragedy ve benzer grupların Gothic-Doom Metal türü melez karışımlarına kadar.

Doom Metal’;i vuran bu deneyselcilik sayesinde türler arasındaki sınırlar ortadan kalktı ve doğrusunu söylemek gerekirse Doom-Metal önüne gelen her türle çiftleştirilip orijinalliğini yitirdi. Doom Metal’;in dev grupları dahi kendi yarattıkları bu türden uzaklaştı. Ama unutmayalım ki tüm bu yeni tarzların yanında halen 80’;lerin klasik Doom Metal’;ini yapan pek çok grupta mevcut...

Black Metal

Soğuk savaş döneminden başlaması ile batıda insan moralini milletler geçmişlerini överek, tarihte yaptıkları kahramanlıkları sık sık anımsatarak kişilerin milliyetçilik duygularını ön planda tutarak politikalarına alet etmişlerdir. Death Metal'in ritm ve alt yapı olarak tıkanmaya başladığı dönemde black metal daha fazla müziksel tekniğin üstüne yönelmiş ve ağırlıklarını şarkı sözlerine özenmeye vermişlerdir. Uzun kaliteli gitar sololarının üzerine gotik klavye tonları kullanmışlar bunu şarkının sözlerindeki duyguya göre normal vokal yada çığlık vokal veyahut sert brutal vokal ile süslemişlerdir. Zaman zaman bir koro arka alanda yer almıştur..

Black MetaL
Black Metal müzik türü, aslında temel olarak uzun yıllardan beri bilinmekteydir, fakat bir ismi yoktu.. Venom, Celtic Frost ve Bathory grupları, bu müzik türünün ilk örneklerini çıkarmışlardı.Death Metal'in klasik gitar, bas gitar, bateri üçlüsüne karşın daha fazla yan enstrüman kullanarak armoni zenginliği yaratıp müziklerinde daha melankolik ve mistik bir hava vermişlerdi.

Dinleyicilerin oldukça ilgisini çekmesinin üzerine ilerleyen yıllarda Darkthrone, Immortal, Emperor, Burzum, Enslaved, Havahej, Gorgoroth, Graveland gibi gruplar bu misyonu yüklenip müziklerini daha da sertleştirip daha satanik, vampirik ve mistik ögeler kullanmaya başladılar. Özellikle 1991-1994 yılları arasında İskandinavya black metal konusunda nerede ise dünya black metal müziğinin merkezi haline geldi. Emperor, Burzum, Darkthrone ve Mayhem gibi gruplar ön plana çıkıp Death Metal sertliğindeki müziklerini klavye ile süsleyip vokallerinde daha fazla çok seslilik yarattılar. Death Metal'daki klasik brutal vokal olarak bilinen sert yırtıcı vokalin yanında çığlık vokaller ve zaman zaman normal vokal koroları ile süslediler.

Sanatsal olarak Black metal Death-Metal'den tamamı ile farklı türlerde şarkı sözleri kullanıyorlardı. Şarkı sözleri genellikle kötülük, şeytan ve büyü sanatları ile ilgiliydi. Hatta ileriye gidip "kara büyü" ve "voodoo" büyülerini şarkı sözlerinde kullanmaya başladılar. Şarkı sözlerindeki bu yeni yönlenme bir süre sonra bazı gruplar tarafından daha da değişikliğe uğratılıp, biraz romantik ve doğaüstü olaylara yöneldiler. Senfonik Black Metal türünün doğuşu bu süreçte başlar. Bu tarzda hayatın içindeki stres ve koşturmacaların, paranın, gücün herşeyin gelip geçici olduğu insanların tek gerçeği (" tek gerçek ölüm " kabullenmesi gerektiği konseptini kullanmaya başladılar.

Bununla beraber Emperor'un öncülüğünü yaptığı gruplar mistik büyü konularını epik bir şekilde kullanmaya başladı. "I am The Black Wizard, My Journey To The Stars" gibi şarkıları bu türün en güzel örneklerindendir. Epik içerikli mistik şarkı sözlerini, klavye destekli bir müzik ile süsleyip kendilerine ait bir tarz edindiler. Black metalin sert ve keskin ritmleri ile klasik müziğin o melankolik havasını değişik bir harmoni içinde kullandılar ve haklı olarak Black Metal dünyasında ayrı bir yer edindiler.

Gazete ve televizyonlarda okudukları magazinsel haberleri kulak ardı edip, saçma sapan politik kavgalar, ekonomik sorunlar, dinsel tartışmalardan uzak kalarak müziklerini tamamı ile pagan bir hava içinde yapmaya özen gösteren Black Metal grupları, özellikle tek tanrılı dinleri karşılarına almışlardır. Genelde şarkılarını bir konsept içinde albüm haline getirip piyasaya sürmüşlerdir. Örneğin, Enthroned'un bir albümündeki hikaye şöyledir.

"Ortaçağ döneminde yaşayan bir adam, rüyasında eğer haçlı sefer ordusuna katılırsa çok zengin olacağını görür ve sefere katılır. Haçlı ordularının yağma, tecavüz gibi dönemlerini anlatan albümün sonunda kişi 5 kuruş parasız evine döndüğünde karısı ve çocuğunun vebadan öldüğünü görür tanrı'ya isyan eder ve kendisini şeytana adar."

Bu albümün sözlerini ayrıntılı okuduğumda tarihsel içeriklerin birebir doğru olduğunu gördüm. Oldukça destansı bir dilde anlatılmış olan bu albümün sözleri beni oldukça etkilemişti. Ölüm, acı, hırs gibi konuları içeren herhangi bir ideolojik mesaj verme kaygısı taşımayan bir tarz olarak başlayan Black Metali malesef bazı gruplar satanizm, paganizm ve okültizm adı altında kullanıp para kazanma trendine girdiler.

Dani Filth'in öncülüğünü yaptığı İngiliz black metal grubu "Cradle Of Filth" buna en güzel örnektir. Şarkı konseptlerini çok geniş tutarak, vampirizmden paganizme satanizmden okültizme kadar konuları kullanmış ve çok başarılı bir tanıtım ağı ile t-shirt ve benzeri C.O.F malzemelerinin satışından senelik $160 milyon gibi büyük rakamlara ulaşmışlardır. MTV, Cradle Of Filth için bir belgesel çekmiştir. 4 bölümden oluşan bu belgeseli seyredenler Dani'nin şirin görünmek adına ne tür taklalar attığının farkına varmışlardır. Müziksel olarak takdir ettiğim ama kendilerinin söylemlerine ( "Black Metal Dünyasının Kralı" ) katılmadığımı da ifade etmek isterim. Black Metal dünyasında bir Venom, Dark Funeral, Emperor, Burzum, Dark Throne'un kattıklarını kimse yadsıyamaz.

Zaman ilerledikça black metalin alt dallarıda çoğalmaya başladı. Total Black Metal, War Black Metal, Odium Black Metal, Occult Black Metal, Neo Black Metal gibi türler ortaya çıktı. Bunların içinde Neo Black Metali irdelemek gerekir. Daha çok faşist duygularla müzik yapan ve kendi ülkelerini göklere çıkarırken, diğer ülkeleri aşağılayan ilginç bir türdür. Bunun en güzel örneği Finlandiyalı grup Impaled Nazare'dir. "Suomi, Finland, Perkele" onların sloganları idi. Burada "Suomi" fince Finlandiya demek. "Perkele" ise eski dönem Fin devlet uygarlığıdır. Yani benzer bir örnekle "Türkiye, Turkey, Göktürk " şeklinde ifade edebiliriz. Daha sonra Impaled Nazare istediğini bulamayınca türünü değiştirip Cyber Punk Industrial Metal şeklinde acaip bir müzik yapmaya başladılar. Bu sırada Norveçte N.S.B.M yani National Socialist Black Metal doğdu. Nazizim yanlısı bu Neo Sosyalist gruplar, şarkı sözlerinde genellikle Adolf Hitler, Ted Kaczynski ve Pentti Linkola konu olarak yer aldı. Çok ilginç bir konu, Şeytan ve Hitler'i özdeştirip ilginç bir tür yarattıklarını ve her ikisininde aynı amaca hizmet ettiğini söylediklerini ifade etmek sizi şaşırtacaktır eminim.

Death Metal ve Thrash Metal'in tamamı ile duraklamaya geçtiği dönemde iyice güçlenen Black Metal'in en önemli alt dallarından birisi de Senfonik Black Metaldir. Melankolik şarkı sözlerini keman, klavye, yan flüt gibi pek çok enstrüman ile süsleyen bir metal operası yapan bu türün en önemli öncüleri Dimmu Borgir, Cradle Of Filth ve Dark Funeral'dir. Değişik tarzlarda şarkı sözü kullanmalarına karşın müzikal altyapıları birbirinden farklıdır. Cradle Of Filth erotizm ve vampirizm ağırlıklı şarkı sözü kullanırken Dark Funeral tam manası ile satanist şarkı sözleri yapmıştır. [Bir albüm ismi "Teach Children To Workship Satan" yani çocuklarınıza şeytana tapmasını öğretin].

Black Metal'i bir başka farklı yapan durum ise genellikle grup üyelerinin yüzlerine makyaj yapmalarıdır. En yaygın olanı bembeyaz boyanan suratın üzerine siyah yada kırmızı, gözlerden, dudaklardan akan kan izi yapılması, dudakların ve tırnakların siyaha boyanmasıdır.Bunun yanında sahnede dekoratif araçlarda kullanıyorlardı. Balta ve kılıç en çok görülen malzemelerdi. Sahnenin kenarlarına konan tabutlar, büyük gothik şamdanlıklar, üzerine pentagram çizilmiş sahne zeminleri gibi. Sahne ışıklandırmasına ve görsel şovlara çok önem verilirdi. Genelde karanlık sahne üzerine vuran flaşör dediğimiz flash ile sahnenin aydınlatılması yada kırmızı bir ışık kullanılması, sahnede sis kullanılması, kollarda ve botların üzerinde çivili bileklikler kullanılması. Bu gibi pek çok görsel şov kullanılırdı. Bu konuda en iyi örnek olarak meraklılarına Dimmu Borgir'in Spellbound şarkısının Dynamo festivalinde çekilmiş kliplerini bulup seyretmelerini öneririm. Ne kadar güzel görsel şov yapıldığının en güzel örneklerinden biridir bu klip...

1970'lerde Venom, Celtic Frost ve Bathory ile başlayan günümüze kadar devam eden black metal müziğinde şarkı sözleri, sahne şovları ve yan enstrümanların bol miktarda kullanılması ile zengin bir içeriğe sahip olmuş zaman zaman gruplar tarafından Satanizm amaçlı kullanılmıştır. Acheron grubunun vokalisti Vincent Crowley aynı zamanda Church Of Satan'ın ("Şeytanın Kilisesi" baş rahibidir. Müziklerini, dinlerini yayma amaçlı kullanmışlardır. Günümüzdeki hala gücünü koruyan black metal, heavy-metal müzik türlerinin içinde en marjinal olanıdır ve aynı zamanda en fazla alt dala, çok renge sahip olanıdır

Death Metal


Komünizme karşı batıda gelişen sinirli tepki döneminde müzik ; tam bir nihilzm içeriği taşıyordu yada inanca karşı bir önyargı...Ve ölümün, insanların politik çıkarlarından daha gerçek olduğu ortaya çıkmaya başladı.Gitarların tonlarındaki sertlik ve tellere nefretle dokunuşlar, yüksek tonlarda ayarlanmış müzik sistemleri, yırtıcı, son derece sert vokaller...Hepsi bu karşı çıkışın, "insanlığın politik emellere alet edilmesi, savaşların asıl amacı, dinlerin amaçlarından saptırılması" birer sembolüdür...

Death Metal
Death metal senelerce herhangi bir isim takılmadan bazı gruplar tarafından icra ediliyordu. Speed metal türünde Destruction, Thrash metal türünde Cryptic Slaughter ve zaman zaman hardcore grubu The Exploited bu tarzı ilk zamanlarda başarı ile yapan grupların başında gelir. Örneğin, the Exploited'in kullandığı gitar riffleri günümüz Death Metal'inde sıkça kullanılan rifflerdendir (özellikle "Lets Have A War" albümü).Benzer olarak distortion kullanımı, şarkı altyapıları ile Destruction'un şarkıları günümüzde kolaylıkla Death Metal grupları tarafından çalınabilir.Destruction, şarkılarında hayatımızın salt gerçeğini ortaya koymuştur, içinde yaşadığımız fiziksel, doğal dünyanın üzerinde yaşayan canlıların ve insanların bir gün gelip öleceği fikri... Bu konuda en güzel örnek Hellhammer grubunun sloganıdır. Her konserine "Sadece ölüm gerçektir" sloganı ile çıkarlardı..

Sosyal toplumun koyun sürüsü zihniyetini reddedip kendi karşı çıkışlarını gösteren, doğal gerçekleri konu alan, politik amaçlar ve ideolojilerden uzak durup, onlar hakkında düşündüklerini çok sert biçimde ifade eden bu müzik türü, gerçekdışılık, nihilizm ve doğalcılık akımlarından son derece etkilenip kendi stillerince bu akımlara katılmış ve müziklerini üretmişlerdir. Müziklerinde din, dil, ırk ayrımı yapmayan ve grupların karma kültürlerden oluştuğu farklı ülkelerden grupların, aynı müziği icra edebilme adına konserlere ve turnelere çıktığı bu müzik türündeki dayanışma imrenilecek düzeydedir. Müziklerini, ticari kaygıdan uzak, sadece hissettiklerini yansıtabilme adına yapan death-metal grupları, zaman zaman yerel müziksel motifleride kullanmışlardır.

Pek çok grup müziklerini, gelişmiş gitar riffleri, hızlı gitar soloları ve yerel ritmlerle süslüyordu. Bu yeni doğan müzik stiline "Death Metal" adı verilmişti. Müziklerinin gelişimlerinde eski nihilist metal gruplarının şarkı altyapı ve teknikleri ile şarkı sözleri oldukça önemli etkenler olmuştur.Bu konuda özellikle "Bathory" örnek alınan grup olmuştur. Grupların bu yeni müzik stilinde yer alan o kaotik sert ritmler zaman zaman mitolojik hikayeler ile süslenmiştir. Ve yeni konularından en önemlisi de dünyanın sonu, yani mahşer günü olacaktı..

Bu yeni jenerasyon müziğin ilk öncüleri şüphesiz death-metal'in babası olarak kabul edilen Death, Obituary, Malevolant Creation, Master, Hatebreed ve Internal Bleeding'dir.Burada dikkat edilmesi gereken nokta bu grupların tamamının Amerikalı olması hatta ve hatta Hatebreed hariç geriye kalanların "Florida" kökenli olması Death-Metal'in doğum yerinin Florida olduğunu bize gösterir.Bu ilk jenerasyondan sonra ikinci bir jenerasyon geldi. Öncüleri Sepultura, Massacra, Possessed, Necrovore ve Morbid Angel idi. Bu türün öncülerinin müziklerinde daha radikal bir ilkelcilik (eski çağlara özlem ) ve geleceğe adapte olma kaygısı yer alıyordu. Müziklerinde iki gitaristin karşılıklı, son derece sert gitar riffleri kullanarak atışmaları ve zaman zaman müziğin tonunda inişler ve çıkışların olması Mozart'ın senfonilerini andırmaktaydı (Bir dergide okuduğum yazı aklıma geldi, orada "Mozart eğer günümüzde yaşasaydı kesin Metal müzik yapar" deniyordu).

Estetiksel olarak Death Metal, iğrenç ve rahatsız edici bir müzik olarak görünmekteydi, bunun sebebi ise vokallerdi. Normalden sessiz yada aksine cok bağırtı lı olarak çıkan sesler, direkt gırtlaktan gelmekteydi. Müzik eleştirmenleri, bu vokali ; savunmaya geçen bir vahşi hayvanın kendisine saldırmaya hazırlanan düşmanını dehşete düşürüp korkutup kaçırmak için çıkardığı çığlık, böğürtü ile eşleştirmekteydi.Bateristler genelde iki bas davulu ile çalmakta ve bu ikisini seri bir ritm halinde kullanmaktaydılar.Bazı gruplar gitar, bas gitar ve bateri gibi klasik enstümanlarının yanında yan enstrümanlar kullanmaktaydılar ama bunlar her zaman ana müzik haricinde kalan, sadece zaman zaman müziğe katılan enstrümanlardı, asla birincil derecede öneme sahip olmadılar.Müzik içinde genelde rock, jazz ve blues gibi müzik türlerinin kullandığı ritmleri acımasız sert gitar soloları, riffleri ve bateri soloları ile kullanılmaktaydılar. Pek çok müzik dinleyicisi bu müziği dünyaya ait olmayan, iğrenç, sadist ve antisosyal olarak tanımlamaktaydı.

Bu noktada bu tür değişik stillere ayrılmaktaydı. Massacra grubu akıcı, yüksek sesli çalınmış tonlar kullanmaya başladı. Önceleri Incantation, Hypocrisy, Vader ve daha sonraları gitarlarının tremola kollarını çokça kullanan iki İsveçli grup Dismember ve Entombed bu türün öncüleri ve bilinen gruplarıdır. Bazı gruplar baterilerini çok seri kullanır, gitar tonlarını biraz kısmışlar ve müziklerinde vurmalı çalgılara daha ön planda yer vermişlerdir, bu tarzın öncüleri ise Sinister, Suffocation, Suffer ve Cryptopsy'dır. Possessed grubu ise üstte bahsedilen iki türün ortalaması bir müzik yaparak yeni bir stile yol açmıştır. Possessed'in yolunu takip eden ünlü gruplardan bazıları Therion, Demogod, Monstrosity, Deicide ve Unleashed'dir.

Bazı gruplar ise tekniklerine biraz daha önem vererek Death Metal içinde Jazz ritmleri kullanmışlardı.Enstrümanlarını daha teknik kullanarak müziklerini daha değişik bir yöne sürüklemişlerdir ki kişisel kanımca en iyi yapılan Death Metal müzik tarzı budur. En önemli örnekleri Cynic ve Atheist grubudur. Eğer death metal seviyor dinliyor ve Atheist dinlemediyseniz şiddetle dinlemenizi tavsiye ederim. Ama maalesef iki grupta diğer tarzlar kadar ön plana çıkamamışlardır, buna rağmen müziklerinden ödün vermemişlerdir. Bazı gruplar ise müziklerinin sertliklerinin içine melodik kompozisyonları serpiştirmiş ve daha çok ön plana çıkmıştır, mesela Amorphis ve Demilich. Müziklerinde kullandıkları melodik ritmleri mitolojik şarkı sözleri ile süslemelerinden dolayı daha çok ön plana çıkmışlardır.

Death-Metal; genel olarak underground, yani yeraltı müziği olarak ortaya çıkmıştı. Ekonomik çıkarlardan daha çok müziksel tatmin ön plandaydı. Buna rağmen bir nefret müziği olarak adlandırılmıştı.Bazı gruplar ise müziklerindeki sertlik ve ritm ile beraber farklı şarkı sözleri kullanması ile ön plana çıkmaktaydı.Bunun en önemli örneği Cannibal Corpse grubudur.Şarkı sözlerindeki vahşilik, müziklerinden daha çok ön plana çıkmıştır. "Çekiçle parçalanmış surat", "bıçak ile düzmek" gibi sözlerinde tamamı ile vahşilik ve sapıklığa yer vermişledir. Cannibal Corpse (Ceset Yamyamı) yaptığı müziklerde tamamıyla nefreti ve vahşiliği ön plana koymuş, bunu scream vokal dediğimiz çığlık vokali, sert brutal vokal ile karıştırarak yeni bir stil elde etmişti. Death Metal özellikle İsveç piyasasının patlaması ve ön plana çıkması ile en verimli dönemine girmiş Dismember, Entombed, Tiamat, Unleashed gibi gruplarla ön plana çıkmıştır, ama yine İsveç piyasasının müzik stillerindeki değişim süreci ile duraklama ve gerileme dönemine girmişlerdir. Özellikle Tiamat ve Therion gruplarının müziklerindeki nefreti biraz daha melankoliye döndürüp, müziklerini yavaşlatması ve yan enstrümanlara önem vermesi ile bu süreç hızlanmıştır.

Aslında Death Metal bir başka metal türü olan Grindcore'unda ilham kaynağı idi. Grindcore; Punk ve Thrash metal ritmlerinin son derece hızlı gitar, bas gitar ve bateri partisyonları ile tam bir kaos şeklinde çalınması olarak tanımlanabilir. Vokaller iyice sertleşmiş, neredeyse vokalistin söyledikleri anlaşılmaz düzeye gelmişti. Carcass, Napalm Death ve Godflesh bu türün öncüleri olarak görülebilir. Burada özellikle Carcass grubunu ele almak gerekir. Tıp fakültesinden atılma gitarist Bill Steer ve vokalist Jeff Walker'in okula duydukları özlemden olsa gerek, şarkı sözlerinin hemen hemen hepsinde tıp terimlerini kullanması, anlaşılması zor gelen şarkı sözlerinin son derece seri gitar soloları ve J.Walker'in inanılmaz güçlü gırtlağı sayesinde çok fazla dinleyici kitlesine sahip olmuşlardır.Sözlerinde farklılıklara rastlanan bir başka grup İngiliz Bolt Thrower grubudur. Şarkı sözlerinde daha destansı ibareler kullanan grup özellikle The IVth Crusade albümünde 4.cü haçlı seferi ve yaşananları anlatarak katolik kilisesini karşısına almış ve İngiltere'deki Anglikan kilisesi tarafından kafir ilan edilmişti. Bir başka örnek Alman Blood grubudur. Şarkılarında mitolojik ve gizemli şarkı sözlerini kullanarak kendisine ayrı bir yer edinmiştir.

Bugün dünyanın hemen her ülkesinde ayrı bir dinleyici kitlesine sahip olan death metal her ne kadar 90'lı yıllardaki gücüne sahip olmasa da hala müzik yapan grupların sert gitar ritmleri, lokomotif gibi bateri tonları ve sert vokalleri ile ayakta ve dimdik yoluna devam etmektedir..

Rock'un Tarihi gelişimi!!!

Bu kırk yıllık süre içerisinde, onlarca ülkede yine onlarca alt türüyle rock, pek çok müzikal tavrı etkilemekle kalmadı, kendine ait bir kültürü de yarattı. Ortaya çıkışıyla bugün geldiği nokta arasında -doğal olarak- önemli farklara sahip olan bu müzik türü, kendini müzik endüstrisine kurban ettiği halde ve yine bu müzik endüstrisine rağmen ilkelerini korumaya çalışıyor. Artık “rock” denildiğinde akla ilk gelen şey, siyahlar giyinmiş uzun saçlı gençlerin sert, sinirli tonlar eşliğinde kafa salladığı, duman altı konser salonları değil. Rock’u artık yalnızca kendine “rocker”** diyen gençler de dinlemiyor. Ve asıl önemlisi rock artık “muhalif” olmakla eş anlamlı değil.

Kapitalizmin özellikle metropollerde yarattığı adaletsizliğe tepki, bu sistemin getirdiklerini kabul etmeme, dünyanın sömürülmesine karşı çıkma düşünceleriyle ortaya çıkan rock; bugün müzik endüstrisi ve onun “piyasa”sının elinde ciddi savrulmalar yaşamaya devam ediyor.

Rock, kapitalizmin bilinen kuralını sorunsuzca uygulayıp başarılı olduğu başlıklardan biridir, demek yanlış olmayacaktır: Muhalif olanı kendi kurallarına göre tekrar şekillendir, ondan kazanmanın yollarını bul, böylece “isyan”ı yozlaştırdığın gibi para kazanmaya da devam et, bir taşla iki kuş vur!

Rock; 1960’lı yılların başında rock’n roll’a yeni bir biçim getiren İngiliz müzik grupları ile ortaya çıktı. Vokal melodi ve çoğu kez buna eşlik eden bir vokal armonisini destekleyen elektrik gitar, bas gitar ve davulla yapılan müzik olarak tanımlanır. Org, piyano ya da synthesizer da, alt türlerin pek çoğunda kullanılır. Yine “rock”un ilk dönemlerinde bakır ya da ağaç üflemelilere, özellikle saksafona sıkça rastlanılır. Üflemeli çalgıların 1990’lı yıllarla birlikte yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başladığını da ekleyelim.

Rock, çok geniştir ve sınırlarının tanımı da bir o kadar belirsizdir. Derdini sert tonlarda anlatan, diğerlerine göre hızlıca ve kolaylıkla söylenip çalınabilen bu müzik türü, birçok müzik türünün karışımıyla ortaya çıktı. Rock’un ne olduğunu anlatmaya başlamadan önce onu ortaya çıkaran bazı müzik türlerine göz atmakta fayda var.

1600’lerin başında Afrika’dan Amerika’ya getirilen siyah köleler, büyük pirinç tarlalarında çalışmaya başladılar. Köleler bu toplu çalışmalar sırasında hep birlikte şarkı söylüyorlar, söyledikleri şarkıların sözlerinde de özgürlüğü, köleliğin getirdiği haksızlık ve adaletsizlikleri, buna karşı olmayı, birliği, mücadele etmeyi ifade eden sözlere yer veriyorlardı. Bir süre sonra, cumartesi geceleri eğlenme hakkını elde eden köleler, bu eğlencelerde özgürlük mücadelelerini yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Blues*** bu toplu çalışmalar ve eğlenceler sırasında doğdu; köleliğin 1800’lerin ortalarında kaldırılmasında da etkili bir role sahip oldu.

Bununla birlikte zorla Hıristiyanlaştırılan siyahlar, dinsel ayinleri sırasında dans, çığlık atma, ritim tutma gibi Afrika’dan getirdikleri bazı tapınma yöntemlerini Hırıstiyan dualarına soktular. Gospel****; siyahların beyazlardan aldığı ibadet yöntemlerinin içine “Afrikalı” ritimleri ve coşkuyu katarak ortaya çıkardıkları yeni bir müzik tarzının adı oldu.


1800’lerde köleliğin kaldırılmasının ardından diğer bölgelere giden siyahlar, kuzeyde İrlandalı ve İskoç göçmenlerden kemanı, güneyli göçmenlerden de gitar ve mandolini öğrenme fırsatı buldu. 1900’lere gelindiğinde blues artık geniş çevrelerin tanıdığı bir müzik türü olmuştu. Müzisyenler, yaşadıkları değişik bölgelerin kültür ve etnik yapısından etkileniyor, bu etkilenmeyi farklı blues türlerine kaynak yapıyorlardı. Müzik endüstrisi de bu dönemde yeni yeni oluşuyor, ırkçı tepkilerin olabileceği riskini de alarak blues kayıtlarından oluşan plakları piyasaya sürmeye başlıyordu.

1930’lu yıllarda blues, Louis Armstrong, Ella Fitzgerald ve Billie Holiday gibi sanatçıların çabalarıyla, caz ile buluştu. Müzik, katıldığı her formla birlikte yeni bir forma bürünüyordu. 1940’lı yıllara gelindiğinde blues, teknolojiyi de kullanarak gücünü artırmaya devam etti. Blues’in en iyi yorumcusu olarak kabul edilen B.B. King, 1948 yılında ilk siyah radyosu olan WDIA’da program yapmaya başladı. Bu, siyah toplumun hakları için önemli bir gelişmeydi. Çalgılardaki yenilikler ve genç müzisyenlerin çabaları “jump”, “boogie” “R&B” (Rhythm and Blues) gibi yeni yeni formları ortaya çıkarmakta gecikmedi. Öbür yandan gitar, banjo ve kemana dayanan ve daha çok beyazların icra ettiği ‘folk’ da ‘country’ gibi formlarla gelişimini sürdürüyordu.

İsimlerini belki de aklımızda tutmaya zorlanacağımız bu türler içerisinde rock’n roll’a ve dolayısıyla rock’a geçişteki son yapı taşı R&B’dir (Rhtyhm and Blues). R&B’nin oluşmasında, 1940’lı yıllarda ekonomik nedenler yüzünden güneyden kuzeye göç eden siyah blues ustalarının, gittikleri yerlerde piyano ve nefesli çalgılarla tanışması etkili olmuştur. R&B, o güne kadar oluşturulan bütün siyah müzik türlerinin bir karışımıyla ama ‘blues’un armonik çatısı altında oluşmuş bir müzik türüydü. İlk dönemler yalnızca siyahların radyo istasyonlarında çalan bu yeni tür, kısa süre sonra alt ve orta sınıf beyaz gençleri de etkilemeye başladı. 1950 yılına gelindiğinde beyazlar da R&B yapmaya başladı ama beyazların yaptığı bu müzik türüne ilginçtir, “rock’n roll” adı verildi. Bu isim değişikliğini ünlü rock’n roll piyanisti Fats Domino şu şekilde anlatmıştır: “Biz, New Orleans’da 15 yıl öncesine kadar rock’n roll’a ‘R&B’ derdik”.

“Beyaz” rock’n roll özellikle genç kesimleri çok etkiledi. Gençlerin önlenemez “değişim” talepleri kendini bu müzik türünde bulmaya başladı. Bu durum, siyahların yaptığı müziğe geleneksel karşı çıkış tavrını sürdüren beyazları da pazara dâhil ettiği için tam anlamıyla müzik endüstrisinin ekmeğine yağ sürdü. Chuck Berry ile başlayıp Elvis Presley ile tanınan bu tür, ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrası dünyaya pazarlamağa çalıştığı yeni bir kültürün de aracısı olacaktı. Bütün dünya rock’n roll ile uyumaya, rock’n roll ile uyanmaya başlamıştı. Ne yazık ki rock’n roll’un ömrü umulandan daha kısa oldu. 1960’lara gelindiğinde gerek gençlik gerek müzik endüstrisi daha yeni bir müzikal türe ihtiyaç duyuyordu.

Bu geçiş döneminin şüphesiz en önemli ismi “60 gençliğinin lideri” Bob Dylan’dı. Dylan’ın yaptığı şarkılar, form olarak, ne rock’n roll ne de folk içerisinde tanımlanabiliyordu. Toplumcu folk şarkıları dinleyerek büyümüş olan Dylan, Woody Guthrie’nin bu toplumcu-politik folk müzik geleneğini dönemin yeni müziğiyle birleştirdi.

Ortaya çıkan müziğin adı “folk rock” olurken Dylan da özellikle “Blowin’ in the Wind” ve “Masters of War” (Savaşın Efendileri) şarkılarıyla 1960’lara damgasını vuran ve “protest şarkı” kavramını ortaya çıkaran müzisyen oldu. Yüzyılın en önemli müzisyenlerinden kabul edilen Dylan, şarkılarında emperyalist savaşlara, silah tekellerine, siyahlara yönelen ırkçılığa, sosyal eşitsizliklere ve sınıf farklılıklarına dikkat çekiyordu. Bob Dylan’ı anlatmak başlı başına bir yazı konusunu oluşturacağı için, şimdilik onun ‘rock’un oluşmaya başladığı dönemde çok önemli bir role sahip olduğunu bilmemiz yeterli olacaktır.

ABD’de Rock’n Roll’un yarattığı etki kısa süre içerisinde başka ülkelerde, özellikle İngiltere’de farklı bir biçime büründü. 2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’ye gelen ABD askerleri, savaş sonrasında ülkelerine dönerken beraberlerinde getirdikleri birçok blues ve rock’n roll albümünü İngiltere’de bırakmıştı. İngiltere’de bu albümleri dinleyen bir kuşak büyüyordu. 60’lı yıllara gelindiğinde rock’n roll dinleyen bu genç İngilizler, 30’lu yılların blues gitaristlerinden etkilenmekle birlikte blues, boogie, gospel, r&b türleri arasında yeni bir tarzın peşine düştüler. Bu tarz sonraki 40 yıl içerisinde dünya gençliğini en çok etkileyecek müzik türü olan ROCK olacaktı.

Rock’un en önemli isimlerinden “The Rolling Stones” işte tam bu dönemde kuruldu. Onu kısa süre içerisinde ortaya çıkan Beatles ve Animals takip etti. Bu grupların erken dönem müziklerinde ABD kökenli rock’n roll, blues ve r&b etkileriyle birlikte kısa süre içerisinde hızla gelişen yeni bir tarzın ana çizgilerini görürüz. Bu dönüşüm özellikle Beatles’ın yaptığı müzikte karşımıza çıkar. Beatles ilk dönem albümlerinde daha önce değindiğimiz blues, gospel, boogie ve rock’n roll yapmış fakat ikinci albümlerinden itibaren bu tarzlardan uzaklaşmaya başlamıştır. Dönemin en çarpıcı isimlerinden biri de Eric Clapton olacaktır. “Cream”de gitar çalan Clapton, ciddi blues etkilerinin yanı sıra yeni bir gitar çalımının öncüsü olacaktı. Clapton’u rock’un efsane isimlerinden Jimi Hendrix takip etti. Hendrix, sanılanın aksine blues kalıplarından çıkmadan ve hatta böyle bir çaba göstermekten kaçınarak gitarda arayışlarına devam ediyordu.

Diz Çökerek Yaşamayın!

İngiltere’de bu gelişmeler yaşanırken ABD, uzun yıllar etkisini sürdürecek bir “çiçek çocukları” deneyimini yaşıyordu. ABD’nin emperyalist savaş politikalarının ardından Vietnam’a saldırması, bu savaşta birçok Vietnamlı’nın ve Amerikalı’nın ölmesi “çiçek çocukları” hareketini tetiklemiş, bu da doğal olarak dönemin müziğine yansımıştı. ABD’nin Vietnam’ı işgalini ve bir bütün olarak Amerikan değerlerini protesto eden on binlerce genç ütopik bir yaşam kurma düşüncesiyle San Fransisco yakınlarında bir kasabaya yerleşti. Bu gençler her türden emperyalist işgale, baskıcı sistemlere, savaşa karşı çıkıyor, sabahlara kadar yaktıkları ateşler etrafında şiirler okuyor, şarkılar söylüyor, uyuşturucu kullanıp “cinsel özgürlük”, “tabular yıkılsın” sloganlarıyla toplumsal özgürlük taleplerini dile getiriyordu. Ünlü “savaşma seviş” sloganı bu hareketin bir ürünüdür. Bu topluluğu oluşturanların çoğunluğu orta sınıf beyaz gençlerdi. Aynı yıllarda doğu dinlerine olan ilgi de artmıştı. Bu doğu modasıyla birlikte müzisyenlerin ve dinleyicilerin uyuşturucuya olan ilgileri de bir anda artmış ve özellikle LSD, henüz yasaklanmadığı için aspirin kadar çok kullanılır hale gelmişti. Çiçek Çocukları’nın adını “Karşı Kültür” koydukları bu tarz bütün dünyada ünlenecek “hippi” akımını doğurdu. Hippi olmak bir yaşam felsefesi haline geldi, Avrupa’dan Asya’ya ve çoğunlukla “moda” olarak algılanarak kısa sürede bütün dünyaya yayıldı.

İngiltere’de ortaya çıkan ve yükselişini sürdüren rock’un yolu işte tam böyle bir dönemde ve ilginç bir şekilde çiçek çocukları ile kesişti. Dolayısıyla bu karşı kültürün sözcülüğünü de rock grupları yapmaya başladı. Artık rock, içeriğinde ağırlıklı olarak dünya sorunlarına ve çözüm yollarına da yer veriyordu: The Doors “Yabancı bir elin yardımını bekliyorum” derken, Rolling Stones “Yuvarlanan taşlar gibi evsiz olmak”tan bahsediyor, The Who “Yaşlanmadan ölmek istiyorum” diyordu. Bu genç kesimin en önemli politik tavrı emperyalist savaşlara karşı olmasaydı. Akademik değer yargılarına, kapitalist eğitim ve yaşam biçimlerine de karşıydılar. Fakat çok kısa bir süre içinde “çiçek çocuk” olmak da bir “moda” haline getirildi. Çiçek çocukları, tepkiselliklerine tutarlı bir politik yaklaşım katamadıkları ve çözüm anlamında yeni bir şey öneremedikleri için 70’li yıllar ve Woodstock konserleriyle birlikte tarih sahnesinden çekildiler.

60’lı yılların başında İngiltere’de takım elbiseli, kravatlı kolej çocukları Beatles ve onun tam karşıtı hırpani “Rolling Stones” ile ortaya çıkan rock, 70’lere geldiğinde egemenlerin gözünde çiçek çocuklarının da etkisiyle ile birlikte deyim yerindeyse “serseri”leşmeye başlamıştı.

Bütün bunların yanı sıra Bob Dylan’ın ‘protest rock’u bütün dünyada yankısını bulmuş, tam anlamıyla bir patlama yaratmıştı. Savaş karşıtı gösteriler Dylan’ın şarkılarıyla başlayıp bitiyordu. Dylan, ‘rock’u ısrarla politik çizgide tutuyordu. Aynı yıllarda İngiltere’de Beatles’tan ayrılan John Lennon da sol politik söylemlerle özellikle entelektüellerin ve aydınların ilgisini çekmeye başlamıştı. Lennon, din, cinsellik ve medya ile uyutulan, kendisini akıllı, sınıfsız ve özgür sanan insanlara -böyle düşündüklerinde- bir hiç olduklarını hatırlatıyor, yaşamın onurlu gerçekliğini “işçi sınıfı kahramanı” olmakta görüyordu.

Çiçek çocuklarına göre çok daha politik bir çıkış olan 68 öğrenci hareketleri müziğin de çehresini değiştirdi. 68 kuşağı, artık eski çiçek çocukları kadar iyimser ve pembe düşler içinde değildi. Pasifist olmak yerine daha aktif bir mücadeleyi benimseyen bu akım müziğe de ilham vermekte gecikmedi. Soğuk savaş rüzgârlarının estiği 70’li yıllar bütün dünyada radikal ve sert politik olaylara sahne oldu. Doğal olarak da gençlik bu sert, acımasız gerçeklerden payına düşeni alarak isyancı bir çizgiye her zaman yakın durdu. Aynı yıllarda dünyada kapitalizmin yoz değer yargılarına ve burjuvazinin yerleşik düzenine karşı kitlesel bir karşı çıkış yaşanıyordu. Doğal olarak müzikal biçim de değişmeye başlamış, garip bir biçimde tınılar gittikçe elektrikleşmiş, ritimlerde daha da sertleşme başlamıştı. Dünyanın en ünlü müzik topluluklarından Pink Floyd işte bu yeni dönemin öne çıkan ismiydi. Grup, en ünlü şarkılarından “Another Brick in the Wall/ Duvardaki Başka Bir Tuğla”da eğitim sistemine köklü bir eleştiri getiriyordu:

“Eğitime ihtiyacımız yok / düşüncelerin kontrol altına alınmasına da ihtiyacımız yok / sınıflarda aşağılanmaya da / öğretmenler çocukları rahat bırakın / hey, öğretmen, rahat bırak o çocukları / hepsi duvarda yalnızca başka bir tuğla / çevremde silahlara ihtiyacım yok / beni sakinleştirecek uyuşturuculara ihtiyacım yok / duvardaki yazıyı görüyorum / bir şeye ihtiyacım olduğunu sanma sakın / duvardaki tuğlalarsınız siz hepiniz…”

Pink Floyd’un yanı sıra, konserlerinde şov ve görsel efektleri kullanan Genesis, senfonik rock’un öncüleri Moody Blues, Jethro Tull ve Yes, ‘hard rock’ta Deep Purple, Who ve Led Zeppelin dönemin gözde grupları oldu.

60’lardan 70’lere girildiğinde müzik grupları da “süper”, “mega” gruplar haline dönüşmeye başlamıştı. Gruplar daha kapsamlı turnelere çıkıp stadyumları dolduruyor, görkemli sahne şovları ile her konseri daha törensel bir atmosfere çeviriyordu. 60’larda kurulan Jethro Tull, The Moody Blues ve Pink Floyd gibi İngiliz grupları, teknik açıdan kusursuzlaştılar. Black Sabbath, Led Zeppelin gibi gruplar müziğin çizgisini sevimli hippi kültüründen uzaklaştırıp daha karanlık ve mistik temalar üzerinde yoğunlaştılar. Kuzey Amerika’da ise Stills and Nash ve The Eagles gibi gruplar Pink Floyd gibi grupların aksine her şeyin akustik olmasından yana bir tavır içine girdiler.

Bütün bu gelişmelerle birlikte rock da artık müzik endüstrisinin en önemli gelir kaynağı olmayı başarmıştı. Plak satışları ve konser gelirleriyle, rock, pazar payının artık en büyük dilimini oluşturuyordu. Özellikle Beatles ile başlayan yan ürün pazarı da ticari kazancın artmasını, grupların birer fenomene dönüşmesini sağlıyordu. Örneğin Beatles ABD’ye ayak basar basmaz sansasyonlar yaratmaya başlamış, beslenme çantalarından bardaklara, sakız paketlerinden John Lennon yastıklarına kadar bir yan ürün pazarı oluşmasına neden olmuştu. Artık rock, müziğin olduğu kadar modanın da yüzünü değiştirecek, pazarı daima canlı tutacaktı.

Rock daha önce hiç olmadığı kadar çok ciddiye alınıp popülerleştikçe müzisyenler de kendilerini “klasik müzik” icracıları Mozart, Beethoven gibi ilahlaştırmaya başladı. Bu müzisyenler milyonlarca dolarlık elektronik aletler, stüdyolar, villalar, okyanusta satın alınan adalarla zenginlik içerisinde yüzerken, ‘rock’un muhalif çizgisinden de gittikçe uzaklaşıyorlardı.

İşte tam böyle bir dönemde bütün bu gelişmelere bir tepki olarak “punk rock” ortaya çıktı. Anti-tez The Clash ve Sex Pistols’ın öncülüğünde ortaya çıkmış, özellikle 70’lerin başlarındaki ‘rock’a ve tabii ki onun müzisyenlerine lanet okumaya başlamıştı. Bu yeni akıma göre rock artık para, şan, şöhret aracı olarak kullanılmaktaydı, ticariydi ve bu, hızla terk edilmesi gereken bir tutumdu. Punk özellikle İngiltere’de yaydığı anarşist düşünceler nedeniyle devlet tarafından tedirginlikle karşılandı. Punk yapan gençler çoğunlukla işçi mahallelerinde elden düşme çalgılarla müzik yapan işçi çocuklarıydı. Anti-faşist ve anti-kapitalist düşüncelere uzak olmayan bu gençler özellikle Kraliçe’nin ırkçı ve aileleri üzerindeki kapitalist programlarına karşı çıkıyordu. Öyle ki Sex Pistols’un “God Saves the Queen / Tanrı Kraliçe’yi Korur” isimli şarkısı ülke çapında en çok dinlenen şarkı olunca Kraliçe’nin iktidarına gölge düşürecek tartışmaları tetiklemişti:

“Tanrı kraliçeyi korur / onun faşist rejimini / sizi geri zekâlı yaparak / potansiyel bir hidrojen bombasına dönüştürürler / tanrı kraliçeyi korur/ onda insanlık aramayın / zaten İngiltere rüyasının bir geleceği de yok”

Punkçular 70’li yılların uzun ve karışık gitar soloları ile dolu şarkıları yerine kısa ve özentisiz şarkılar yapmaya başlayıp, o güne değin hiçbir rock türünde görülmeyen şiddet ve kargaşaya yaslandı. 70’lerin ikinci yarısında ‘rock’un isyankâr misyonunu yüklenen ‘punk’ta kalite ve hoşa gitme kaygısından uzak bir anlayış hâkimdi. Hatta Sex Pistols sahnede o kadar basit ve deyim yerindeyse “ilkel” çalıyordu ki, izleyenler ister istemez “bunu ben bile çalabilirim” kanısına kapılıyordu.

Mükemmel olma kaygısından uzak punk, hızla genişleyerek ‘rock’a yeni bir nefes kazandırdı. Fakat her zaman olduğu gibi müzik endüstrisine eleştiriler getiren ve onun en büyük düşmanı olan bu akım da kendini diğer bütün rock çılgınlıkları gibi kısa sürede endüstri tarafından yutulan ve “moda” haline getirilen bir akım olmaktan kurtaramadı.

Rock, 80’li yıllara Heavy Metal patlamasıyla girdi. Kökeninin 1960’lı yıllarda Hard Rock’a dayandığı bu “karmaşık” ama bununla birlikte olabildiğince “sert” müzik akımı, küfür etmeyi kendine amaç edinmişti. Tepkisini sert tınılar içerisinde çığlık çığlığa küfrederek ifade etmeye çalışan bu akım, demokratlar, anarşistler hatta ırkçılar gibi çok farklı kesimlerden kitleleri etkilemeyi başarmıştı.


Deep Purple, Led Zeppelin, Cream ve Black Sabbath gibi gruplar Hard Rock’un sert tınılarının arasından Heavy Metal’i ortaya çıkaracak önemli bir işlevi yüklendiler. Bu grupların “düşene kadar sallan” konserleri saatler süren dini ayinlere dönüşüyordu. Black Sabbath, Hard Rock’tan Heavy Metal’e dönüşümün son halkasını oluşturdu. Grup, gerek kullandığı giysiler, gerek şarkı sözlerinde işlediği temalar bakımından ülkemizde de çok tartışılan “Satanizm”e açık kapı bırakıyor, bu davranışıyla çocuklarını korumak isteyen ailelerin korkulu rüyası olmayı başarıyordu.

Aslında 80’li yılların rock açısından çok verimli yıllar olmadığı açık. Bunda o yıllarda İngiliz ve ABD emperyalizminin dünyaya daha çok müdahale etmeye başlamasının, kapitalizmin dünya ekonomisini kendi çıkarına baltalamasının payı büyüktür. Kitle iletişim araçlarının gelişimi ve bu araçların politik nedenlerle “rock”a önem vermemesi, türü zor bir döneme sokar. Artık müzik elektronikleşmiş; TV izlemek kitlelerin birincil kültürel faaliyeti durumuna gelmiş; şarkılar video klip olmadan anlamsızlaşmış; gitarın yerini elektronik, yapay sesler almıştır. Irkçı ve hatta doğrudan faşist propaganda yapan rock gruplarının ortaya çıkması tam da bu yıllara rastlar. Irkçı ingiliz grubu Iron Maiden, nazi taraftarı kiSS, açılımı “Anglo Sakson Beyaz Protestanlar” olan ırkçı WASP (White Anglo Saxon Protestans) ve sağcı Quenn dönemin popüler grupları haline gelmiştir. Bu gruplar ABD ve ingiliz emperyalizminin destekçisi oldukları gibi, müzik endüstrisine geçici bir soluk da aldırmışlardır.

Kimilerince saçma bulunan kostümleri, ağır makyajları olan bu gruplar, 90’ların başına kadar ayakta durmayı ancak başarabilmişlerdir. Aerosmith, AC/DC gibi gruplarla ciddi etkiler yaratan Heavy Metal, 90’lı yıllara doğru kendi içinde başka türlere evrimleşecek ve giderek etkisini kaybedecektir. Guns and Roses yukarıda adı geçen gruplar gibi değildir. Grup, Heavy Metal/Hard Rock akımı içerisindeki grupların belki de en çok tanınanı, ticari olarak en çok kazananıdır. Kendine has bir tarz yakalamış, bunda oldukça başarılı da olmuştur. Grubun çalışmaları yıllar sonra bile pek çok genç müzisyen için ilham kaynağı olmuştur.

Bütün bu gelişmelere rağmen solcu Rush ve Talking Heads, yine irlanda’nın IRA destekçisi ünlü grubu U2, rock’un isyancı yanıyla kitlelere seslenmeye devam ediyordu. Bir tavır olarak solda duran Dire Straits şarkı sözleri ve tartışmasız müzik kalitesiyle özellikle eğitimli kesimlerin ve aydınların baş tacıydı.

Bob Geldof’un öncülüğünde önce Afrika’daki açlar için düzenlenen LiveAid, sonra Mandela için düzenlenen barış konserlerine katılan onlarca müzisyen bütün kirlenmelere rağmen rock’un muhalif ve dayanışmacı yanından örnekler verdiler. Status Quo, Joan Baez, Black Sabbath, Sting, U2, Eric Clapton, Led Zeppelin, Bob Dylan, Dire Straits gibi ünlü müzisyenler bu tür konserlerde rock’un konser ve albüm performanslarının dışında başka şeyler de yapabileceğini göstermiş oldular.

70’lerin son döneminde ortaya çıkarak “kötü müzik yapan” Punk akımı yine bu yıllarda etkisini sürdürüyordu. Depeche Mode, Eurythmics gibi gruplar da dönemin moda klavye ve elektronik tınılarını rock’un içine sokarak etkili olmaya çalıştılar. ABD’de yaşayan siyahların alternatif müziği RAP, bu yıllarda popülerleşmiş ve sadece siyahları değil beyazları da kendi dinleyici profili içerisine almayı başarmıştı.

80’ler için; rock’un klasik akımlarının yanı sıra pek çok yeni akımın ortaya çıktığı ama sonuç açısından bakıldığında gerek işlev gerek müzikal kalite anlamında 70’lerin çok gerisinde olan bir dönemdir, demek yanlış olmayacaktır.

90’lara gelindiğinde her şey birbirine girdi. Rap ve yukarıda adı geçen metal, can çekişiyor, müziğin yazı dizimizde değinmediğimiz diğer bazı popüler türleri de “erotik” video kliplerle evimize konuk oluyordu. Dünya gençliğinin en büyük kültürel faaliyeti, evde oturup MTV izlemekten öteye gitmiyordu. Kitap okuma alışkanlıkları kaybettirilen kitleleri doğru çözümleyen müzik endüstrisi, televizyonlardaki müzik kanalları ile yeni bir çılgınlığı ülkeden ülkeye yayıyor, var olan ya da yenileri denenen akımları bir günde baş tacı ediyor ya da yerin dibine batırıyordu. Teknoloji ve müzik endüstrisi, dolayısıyla para, yine müziğe tercih edilmişti.

Müzik adına olumlu gelişmeler da yok değildi. 90’lı yıllar yeni bir akım olan ve bugün de etkisini sürdüren Grunge ile bizi tanıştırdı. iş güç sahibi olamamış, düzenin kaybetmeye zorladığı gençlerin garajlarda ortaya çıkardığı ABD Seattle kökenli bu “umarsız” müzik akımı özellikle Nirvana ile bütün dünyada yeni bir çılgınlığa ulaştı.

Hüzün ve karamsarlıkla bezenmiş, müzikal yanını yetmişli yılların “hard rock”undan, felsefesini de “punk”tan alan bu alternatif rock akımı; birçok yeni grubun oluşmasının ve bu grupların ciddi işler yapmasının önünü açtı. Grunge müzisyenleri “kirli” bir gitar tonu kullanıyor, sosyal yabancılaşma, olaylara ve kişilere ilgisizlik, özgürlük gibi temalara değiniyordu. Eğitimsiz ve çoğunlukla umutsuz bir alt ve orta sınıf kitleye seslenen Grunge; Nirvana, Pearl Jam, Soundgarden, Red Hot Chili Peppers gibi gruplarla 80’lerde etkisini ve kalitesini kaybeden rock’a yine yeni bir soluk kazandırma işlevini yüklendi.

Bu gruplara, farklı bir akım içerisinde olduğu halde R.E.M.’i de eklemek gerekir. R.E.M. ticari olma kaygısı gütmemiş, yaptığı şeyin kendisine önem vermiş, kaliteyi düşürmediği gibi kendini geliştirebilmiş müzik gruplarının başında gelir.

ABD’de bunlar olurken rock’un anavatanı ingiltere’de ise Oasis ve Blur öncülüğünde yeni bir akım oluşmuştu: Britpop. Endüstri bu akımı yeni bir “ingiliz istilası”na dönüştürmeye çalışsa da, bunda çok fazla başarılı olamadı. Yaptıkları müziğin temeline gitarı koyan bu gruplar, orta sınıflardaki ingiliz gençleri etkilemeyi başarmıştı. Yine Radiohead, dönemin en nitelikli grubu olarak kabul ediliyor, rock ayakta durmaya ve iyi ürünler vermeye çalışıyordu.

Aynı yıllarda ingiltere kökenli Manic Street Preachers da farklı duruşuyla ilgi çekiyor, şarkı sözlerinde ve katıldıkları etkinliklerde sol politik bir tavrı koruyordu.

Grup üyeleri 80’lerin başında Galler’de maden grevlerine tanık olmuş, “sınıf mücadelesi” kavramıyla iç içe büyümüştü. Kendisini sosyalist olarak adlandıran grup Küba’da konser bile vermişti.

Bununla birlikte artık her şeyi belirleme hakkını elde etmiş bir müzik endüstrisi vardı ve bu müzik endüstrisi “bunalımlı” grunge çılgınlığının sona ermesini, “sakalları kesilmiş ve saçları taranmış pırıl pırıl gençler”in işbaşı yapmasını istiyordu. Grunge 90’lı yılların sonuna doğru etkisini yitirerek yavaş yavaş müzik arenasından çekildi.

Gözden kaçamayacak kadar büyük bir gerçek var: Müzik ve özellikle rock, on yılda bir kendini yeniliyor, ciddi çıkışlar yaşıyor, hem kendine hem de müzik endüstrisine soluk aldırıyor ama bir süre sonra yine o aynı müzik endüstrisinin programına dahil oluyor; tüketiliyor ve etkisini kaybediyor.

2000’li yıllara girerken bu gerçek çok daha net bir şekilde kendini hissettiriyordu. Rock geçici çıkışlarını yapmış, tekrar gerileme sürecine girmişti. işte tam böyle bir süreçte “numetal” ve “rap metal” yine rock’un alt akımlarından etkilenerek ve aslında var olan bir şeyin döneme ve piyasaya uygun hale getirilmesiyle ortaya çıktı. Bu yeni akımlar, 80’li ve 90’lı yılların heavy metal tınılarına 2000’li yılların popüler hip-hop vokallerinin ve DJ’lerin rap altyapılarının katılmasıyla oluşmuştu. Linkin Park ile tanınan bu yeni akımlar ciddi bir kesimin (doğal olarak müzik endüstrisinin) dikkatini çekmeyi başardı.

Numetal’i ve rap metal’i tek başına bir akımın içine yerleştirmek bu yanıyla çok mümkün olmasa da temelinde heavy metal ve hip-hop olduğu açık. 90’lı yıllarda bazı rock grupları metal müziğin üstüne Hip-Hop vokalleri denediler. Sert tonlardan uzak duran ciddi bir rock müzik dinleyici kitlesi vardı.

Bu kitle günlük hayat içerisinde etkisini gittikçe artıran hip-hop’a da yakın duruyordu. işte bu iki farklı müzik türünü bir potada eritme düşüncesi çıkış noktasında ticari olmasa da ardından çok ciddi bir pazar yaratmayı başardı. Kalite yerine doğrudan lise çağındaki gençliği hedefleyen bu gibi yeni akımlar 2000’li yılların başında rock’un başka bir noktaya evrilmesinin de adı oldu